Yollarda Bir Garip Seyr-i Sülûk

Hangi şaire ya da yazara referans vereceğini bilmeden, kaybolmuşken, daha şık bir ifadeyle, körün parmak uçları gibi karanlıklar içinde yol alıyorum desem, bence bu lüzumsuz bir metafor olur. Öyle ya gecenin orta yerinde kahve, müzik ve biraz  da adamın başında kavak yelleri esiyorsa bu bir tuzaktır. Bile bile bu tuzağa düşüyor olmamız ise bir başka garipliktir. Daha yazının başında bir aforizma savuracak olursam; “Aslolan yol ve yolculuk ise melankoli yola düşen sistir”. Sıkıcı bir durum ayrıca. Yine de melankoli deyip bir anda silmemek lazım. Ama bence aradaki hudut çizgisi çok incedir.  Yazı çizi işi ile uğraşan bir kişi, hele hele sosyal bilimler alanında kalem oynatıyorsa “salt içerden” mırıldanma çukuruna düşmemeli. Bu durumun hemen karşısında meselelere karşı çok uzakta kalmak ya da onları yalnızca nesneler alanında görme tehlikesi de vardır. İleri de fikrim değişir mi bilmem ama şu an “insan kendini  çevreye katarak”keşfi tercih etmelidir. Böyle bir çaba içinde olmak daha saygıdeğer geliyor bana.  En azından çevreyi kendimiz için çıkış noktası yapmak daha bir bencilce davranış gibi. İnce bir ayrım gerektiren bir mevzu. 

Bilen bilir, seyr-i sülûk bir iç yolculuktur. Dervişlerin iç terbiyesi. İçerde neler olduğu ise bir muamma.  Geleneğin böylesine köklü bir kavramını rahatça kullanmak elbette eleştirilebilir, ancak modern zamanlarda geleneğin târ ü mâr olduğu da bir vakıa ise seyr-i sülûk denen şey biraz da mîrî malıdır.  Yine de endişeliyim ve bu sebeple bu yolculuğa “bir garip” sıfatını ekleyerek kendimi mazur göstermek istedim. Kadim ve otantik olan her şeyin bir garip hâle büründüğü günümüzde kendime çokta haksızlık etmeyeyim. Neticede herkes kendi hikayesinin peşinde ve kendi yolunun izini sürüyor ya da kendi yolcuğunun peşinde. Ama yine de kendi yolculuğumuz denen şeyin narsist bir arayış olmasından çekiniyorum. Zira kadim kavramları konteksinden koparıp günümüze taşımak gerçeklik denen bir şey varsa eğer bizzat ona zarar verebilir. Hüsnü zan naiftir ama biraz ötesi aptallık olabilir.

Somutlaştırırsam; bu bir turistik yolculuk değildir. Turistik bir gezinin de elbette anlamı vardır ama aslında bizi anlamdan uzaklaşırıyormuş gibi gelir bana.  Anlamın zaman boyutu şüphesiz vardır.  Bu yüzden olgunlaşma denen şey her halükarda güzeldir.  Ziyadesiyle aşındırdığım ve daha da aşındıracağım bir yolda; yaşanmışlıklar, kaygılar, umutlar, endişeler, hüzünler, neşeler ve daha bir sürü duygunun içiçe geçtiği bir yolculukta benim payıma ne düşer bilmem. Öncesi ve sonrası var;  o yüzden olsa gerek anı şahit tutmaktır istediğim. Hep böyleydi zaten de şimdi farklı olan ise yollarda gördüklerimi en somut hali ile anlatayım istiyorum. Misal “şu yolun kenarındaki ağaç” diye cümleyeye başlayayım ve hemen akabimde ayak ucumdan ufuk çizgisine kadar ne görüyorsam anlatayım istiyorum. Kırlangıçlar uçsun mesela. Ya da kış mevsimi herkesin büyük şehirlere gittiği bir köyde, yaşlı bir amca ile oturup sohbet edeyim. Ya da her zaman ki gibi otobüse bineyim ve mola yerlerindeki en taze çayı anlatayım. Mevsim bu sefer yaz olsun. Şarkıdaki gibi adalarda eteklerin uçuştuğu türden bir yaz mevsimi. Böyle devam etsin. Bitmesin.