Kategoriler
Uncategorized

Nevşehir’de Üniversite Çevresindeki Kafeler

Dışarıda vakit geçirilen mekânlar da zamanla  değişir. Bu yüzden eskiden beri önemsediğim  “kahvehane, çay ocağı, kafe” gibi yerler daha da bir dikkatimi çeker. Bu tip yerlerin mazisi çok eskidir ama konumuz bu değil. Olaya mekânsal perpektiften bakınca, örneğin Türkler için kahvehane ne ise bir İngiliz için Pub’da odur ama bu iki yer her ne kadar benzer olsa da kültürel olarak oldukça farklıdır. Avrupa’da alt ve orta sınıf insanların buluşma noktası olan “pub (public house)”lar kendi içinde müşterilerin tüketim alışkanlıklarından davranış kodlarına kadar zengin bir kültür barındırır. Ayrıca bu tip yerlerin zamanla değiştiği de bir vakıadır. İngiltere’de “Nerde o eski publar” türü söylemlere rastlamak sıradandır. Zamanın getirdiği değişim buna benzer mekanların çoğunda görülür. Hatta küreselleşme ile beraber mekanların birbirine benzediği göz önüne alınırsa dünyanın neresine gidersek gidelim otantik yerlerin azılıp birbirine benzer tıpatıp yerlerin arttığına şahir oluruz. Türkiye’de de hemen hemen benzer bir hikaye söz konusudur. Kısaca her yer ya Starbuckslaşıyor ya da turistik bir hal alıyor gibi.

Kahvehaneler denince aklıma Salah Birsel’in “Kahvehaneler Kitabı” geliyor ilk olarak. Tarihten izler taşıyan şenlikli bir kitap. Hele bir de Salah Birsel’in o güzel üslubu eklenince kitap bir başka güzel oluyor.

Coğrafya’da “gündelik hayata ve gündelik hayatın mekanları”na ilginin artmasına bağlı olarak “küçük yerler ya da küçük hikayeler”e eğilmek de yaygınlaştığı için son yıllarda kafe gibi yerler de coğrafyacıların ilgisini çekmektedir. Buna göre, aslında gündelik hayatın içindeki “küçük” şeylerden “büyük” şeyleri görmek daha kolaydır. Yani kafe deyip geçmemek lazım. Bir kafenin içinde bile zamanın ruhunu ve toplumsal ya da yapısal olanı görmek mümkündür. Hayatımızın belli vakitlerinin geçtiği kafeler bile bize çok şeyler söyleyebilir. Yazının bundan sonrası bir akademisyenin Nevşehir’de üniversite çevresindeki kafelere dair izlenimleri olarak da okunabilir. Yani bir yönüyle kişisel gözlemlerdir:

Nevşehir küçük bir şehir. Toplu taşıma çok yaygın değil. Daha doğrusu bir yerden bir yere gitmek nispeten zahmetli. Örneğin Göreme’de bir çay içeyim dersen önce merkeze sonra merkezden Göreme’ye giden arabalara binmen lazım ki bu hiçte pratik bir şey değildir. O yüzden üniversite çevresinde kalıyorsan ve araban yoksa mecburen civardaki yerlerde vakit geçirmen lazım. Nevşehir Üniversitesi 2000 sonrası açılan bir üniversite. Olgu olarak İngiltere’deki “post-1992 üniversiteleri” ile benzerlik gösteriyor. Küçük bir şehirde üniversite’nin en temel problemlerinden birisi öğrencilere dönük mekan organizasyonlarının az ya da hiç olmaması. Bir sohbet esnasında bir hoca şöyle demişti: “Şimdi yine iyi. Üniversite ilk açıldığı zaman hiç bir şey yoktu. Civarda oturacak bir kafe bile yoktu”. Elbette zamanla üniversite öğrencilerine hitap eden yerlerin sayısı da artar ve bundan nasibini kafeler de alır. Üniversitenin bulunduğu 2000 Evler mahallesinde her yan kafedir denilebilir.

Yalnız ben bu kafeleri sevemedim. Londra, Paris, Prag ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki kafelerden çok farklı bu kafeler. Bir çok açıdan dünyanın farklı yerlerindeki kafelerden çok daha iyi belki ama bu kafelerin bazı özellikleri beni rahatsız ediyor. Daha doğrusu Nevşehir’de kafelerin hepsi birbirinin kopyası gibi. Alternatif mekanlar az ve sanırım benim yaşadığım duyguları bir çok kişi yaşıyordur. Metropoldeki kafelerde müdavimcilik kültürü de çok naiftir. Her zaman gittiğin kafede çalışanlar ya da kafeye gelenler zamanla sana aşina olsa da sanki herkes “kendi dünyası içinde”dir. Yani büyük şehirde bir kafeye her gün gitsen bile sanki oraya her gün gidiyormuş hissine kapılmazsın. Aşina olmak yalnız ufak bir gülümsemedir. Kısaca büyükşehirde bir kafede “müdavim olmanın samimiyeti” ile “mekana ilk kez gidiyor olmanın konforu” her gün içiçedir. Bu çok güzeldir. Kendini hem yabancı hissetmezsin hem de mahremin izleniyor hissine kapılmazsın. Oysa durum Nevşehir’deki kafelerde böyle değildir. Sanırım küçük şehirlerin çoğunda böyledir bu. İlk zamanlar kafede rahat edersin. Ancak zamanla her daim oraya gidiyorsan bir anda sanki oranın “demirbaşı” gibi hissedersin kendini. Bu hafiften rahatsızlık verir insana. Ancak asıl rahatsızlık veren şey; kafelerin fonksiyonuna dairdir. Kafeler bir buluşma yeridir. Çoğunluk öğrencidir. Öğrenciler genelde guruplar halinde kafeye gelirler. Hem buluşma hem de hafiften stres atma yeri olan bu kafelerin hepsinde yüksek sesli müzik çalmaktadır. Çalınan şarkıların çoğunluğu hareketli olduğu için şöyle bir düşünce oluşuyor bende: “Türk usülü disko gibi yer burası”. Elbette bu kafeler disko değil ama sanki kafe üzerine hafif disko serpiştirilmiş hissi veriyor. Ama nihayetinde bir kafe burası. Yani insanlar bir şeyler yiyor, içiyor ve sohbet ediyorlar. Özellikle geceleri kız öğrencilerin şık kıyafetlerle kafeye gitmesi buraları dünyadaki örneklerinden farklı kılıyor. Bu bağlamda kafelerin üstüne hafiften “clup” serpiştirilmiş de denebilir.

İşte böylesi bir mekanda bireysel vakit geçirmek sanki biraz iğreti duruyor gibi. Yazılarını daha çok kafelerde yazan biri olarak kendi köşeme çekilip bir şeyler okumak ve yazmak için bu mekanlar pek de uygun değil. Yanlış anlaşılmamak için bir noktayı ifade etmekte fayda var: Kafelerin çoğunda hizmet iyi, ortam temiz ve standartın üstünde. O yüzden olsa gerek çalınan şarkılara kendimi kapatarak ve az önce ifade ettiğim ruh hallerini görmezden gelerek bu tür kafelere gitmeye devam ediyorum.