Millet Kıraathanesi Üzerine

Malum seçim sath-ı mailine girdik ve hararetli tartışmalardan birisi de “millet kıraathanesi”. Tartışmak iyidir. Bu bağlamda, bu yazı “kahvehane, kütüphane, kıraathane, kafe gibi şehir mekânlarına” ilgi duyan birisinin tartışmaya katkısı olarak okunabilir. Hemen yazının başında ifade etmek gerekirse son yıllarda hem ülkemizde hem de dünya da bu tür mekânlar üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı ve epey bir literatürün biriktiği de ifade edilmelidir. Genel olarak, popüler ve akademik diye ayrılan bu çalışmalarda üç yaklaşım vardır. Birincisi, şehir ve kültür tarihi çerçevesinde genelde nostaljik bakış ile yapılan güzellemeler iken ikinci yaklaşım mekânları tasvir etme çabasındadır. Son olarak, Habermas’ın kamusal alan ve kahvehane ile kurduğu ilişki ile beraber, sosyalleşme, kamusal alan, toplumsal cinsiyet gibi kavramların izini bu tür mekanlar üzerinden süren çalışmalar da son zamanlarda artmıştır.

Sosyal bilimlerdeki ‘mekâna dönüş’ ve özellikle gündelik hayatın mekânlarına dair ilginin artması ile beraber mekân kavramının anlamı da değişmiş, dönüşmüş ve hatta bana göre genişlemiştir. Buna göre mekân hem fiziksel hem de bireysel ve toplumsal unsurları içinde barındıran bir bütündür. Yani, “uzam, özne ve toplumsal yapının” birleşmesi de denilebilir.

Peki “millet kıraathanesi” şehrin  ya da bizim hikayemizin neresine düşer?

Siyasetçilerin ve medyadaki köşe sahiplerinin tartışmayı daha bir üst perdeden ve genelleyi bir şekilde yapmaları doğaldır. Oysa gündelik hayatta bunun anlamı nedir gibi sorular, bana göre, oldukça önemlidir. O yüzden bu ülkenin okur yazarı olarak bunu kendi hikayemden bağımsız düşünemiyorum.

  1. İl Halk Kütüphaneleri neden sevilmez?

Öyle ya da böyle kitaplarla arası iyi olan bir öğrenci olarak haliyle yolum okul kütüphanesi ve ilk halk kütüphanesine düşmüştür. Fakat buraları hiç sevemedim. İlk zamanlar sorunun benden kaynaklandığını düşünmüştüm ama zamanla bunun bir sorun olmadığını ve illa bir sorun ise çok sebepli olduğu kanaatine vardım. Şöyle ki; lise yıllarımda il halk kütüphanesine, üniversite yıllarımda üniversite kütüphanesine “su şişesi” ile girmek yasaktı. Kahve ve çay zaten sokulmazdı. O yüzden kütüphaneleri hiç bir zaman tercih edemedim. Yalnız hemen kütüphanenin dışında kantin var ise ve orada içecekler ucuz ise bir şekilde yolum kütüphaneye düşse de genelde tercih ettiğim yer çayın ucuz ve karışanın az olduğu çay ocakları idi. Çoğu kitabı, dergiyi ve gazeteyi buralarda okurdum. Bu tip yerler çokta konforlu değildir ama kütühanelerden daha rahat olduğu da kesindir. Bana göre Türkiye’de milletin doğrudan muhatap olduğu il halk kütüphaneleri “evet işte orada bir bina var, git ve oku” diye düşünülmüş, sert kuralları ve memur soğukluğu” olan mekânlardır. Elbette çalışanı ve fiziki ortamıyla tüm kütüphane ortamını bir anda harcamamak lazım ama bahsetmeye çalıştığım durum; bizde kütüphaneler diğer tüm resmi binalar gibi resmidir. Bazı kütüphanelerde bilgisayarımı şarj edecek priz bulamamamı zaten normal karşılarken “bilgisayara gireceksen kütüphanede ne işin var” diye bir söylemle karşılaşmış biri olarak bazı şeylerin çok yavaş değiştiğini de ifade etmek gerekir. Kısaca ben ve çevremde okuma yazmaya meraklı kişiler genelde kütüphanelerden uzak durmuştur. Bu bir vakıadır.

Misak-ı milli sınırları dışında da kütüphaneler görmem bu konuda fikrimi değiştirdi. Gerçekten değiştirdi. İçinde kitap olduğu için kütüphanelere zaten saygım vardı ama bu saygı sevgiye dönüştü. Londra’da bizdeki ilk halk kütüphanelerine benzer her ilçe belediyesinin kütüphaneleri benim de uğradığım yerlerdi bazen. Bu kütüphanelerin en önemli özelliği ilçenin merkezi caddesinde olduğu için ulaşımın kolay olmasıydı bana göre. Bunun haricinde binanın geniş ve ferah olması ise bir diğer özellikti. Yolda şarjım biterse bazen buralara uğrardım zira çoğu kütüphanenin girişinde sadece bir sürü prizlerin olduğu yerler vardı. Biraz içerde gazeteler ve dergiler. Köşede bilgisayarlar ve daha ilerde okuma salonları. Farklı farklı sandalyeler ve koltuklar. Buralar tipik halk kütüphaneleri idi ve içinde gerçekten her türlü insan var idi. Kütüphaneler belediyeye ait olduğu kurs gibi faaliyetlerin merkezi de buralar idi. Londra’daki üniversite kütüphaneleri ve British Library gibi kütüphaneler konumuz dışı olduğu için burda anlatmaya gerek yok.

Konu bence sadece kütüphane değil. Zira ben Londra’da da fazla kütüphaneye gitmezdim. Okuduğu kitabı çantasında taşıyan biri olarak İstanbul bizlere neler sunmaktadır ve bizler nerde okuruz sorusu daha önemlidir.

  1. Biz nerde okuyabiliriz

Ev şüphesiz okuma eylemi için en önemli yerdir. Lakin yeterli değildir. Özellikle büyük şehirlerde bazen bilerek ve isteyerek bazen de zaruretten vaktimizin çoğu dışarıda geçer. O halde dışarıda nerde okuyabiliriz. Ya da bir öğrenci nerde ders çalışır.

İlk akla gelen kütüphanelerdir ama çoğu zaman ulaşımı zordur. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı da tercih edilmeyebilir. Dolayısıyla alternatif yerler lazımdır. Bu açıdan bakınca ilk akla gelen yer kafelerdir. Peki kafeler okumak için uygun mudur?

Günümüzde dünyanın çoğu yerinde küresel kafe zincirlerini görmek mümkündür. Sevelim sevmeyelim ama bu tür mekanların tercih edilmesinin sebepleri üzerine durmak gerekir. Peki kafelerin hikayesi her yerde aynı mıdır ya da bir Avrupa şehrindeki kafe ile Türkiye’deki kafeler aynı mıdır?  Son yıllarda Türkiye’de de kafe sayısındaki ciddi artışı da göz önüne alırsak acaba bu kafeler kitap okumak için ya da ders çalışmak için uygun mudur?

Kesinlikle değildir. Birincisi bizde kafelerin çoğunda yüksek sesli müzik çalar ve masa düzeni ders çalışmak isteyenlere göre kurgulanmamıştır. Bu gürültüye rağmen kitaplarıyla kafeye gelen öğrenci grubu kafe işletmecisi tarafından pek sevilmemektedir. Yaşadığım iki tecrübeyi burda paylaşsam yeridir. Birincisi, Beşiktaş’ta. Ben otururken üç öğrenci kafeye geldiler ve defter kitaplarını açtılar. Biraz sonra garson geldi ve bir öğrencilerden biri çay istedi. Garson biraz sonra tekrar gelip hepiniz sipariş vermek zorundasınız, patron öyle diyor deyince çocuklar kalktılar ve gittiler. Kafeler öğrenciler için pahalıdır ve öğrenciler kafeye gittikleri zaman çok  fazla bir şey içmedikleri için işletmeci tarafından sevilmezler. İkinci örnek, Nevşehir’den. Her şehre üniversite açılması ile beraber şehirlerin yapısı da değişmiştir ve üniversite çevrelerinde yoğun bir şekilde kafeler açılmıştır. Bu kafelerin çoğu gürültülüdür ve hiçbirinde ders çalışan ya da kitap okuyan kimseyi göremezsiniz. Bir kafe nispeten daha a gürültüsüz olduğu için sınav zamanlarında öğrencilerin tercih ettiği bir yerdir. Bu sene ise öğrencilerin az olduğunu görünce, kafe çalışanlarından birine durumu sorduğumda şöyle cevap vermiş “Sorma hocam, zor da olsa kestik ayaklarını burdan. Geliyorlar sabah akşama kadar bir çay içip gidiyorlar”. İşletme sahibi şüphesiz kendine göre haklıdır ama kafelerde ders çalışmak isteyen öğrenciye yer olmadığı da bir vakıadır.

Oysa “üçüncü mekân” kavramı ile de ifade edilen kafeler, Avrupa ülkelerinde bambaşbadır. Küresel kafe diye küçümsediğimiz kafelere sabah gir ve gün boyu sadece bir kahve iç sorun değildir. Sınırsız internet vardır. Kimse gelip bir şey içiyor musun diye sormaz. Müzik yoktur. Kendin istersen kulaklığını takar dinlersin. Çoğu burayı ofis olarak kullanır. Bizde de elbette bu tür kafeler vardır ancak Türkiye’de kafelerin çoğu kitap okumak ve ders çalışmak için uygun değildir. Zaten o tür yerlerde istenmezler de. Kendi şahsım adıma; İstanbul’da börekçiler ve çay ocakları hala kitap okumak için en uygun yerlerdir. Hem bayat çay içip kazık yemiyorsun hem de kafan şişmiyor. Ama buralar “geçici çözüm”lerdir.

Bu açıdan bakınca “millet kıraathaneleri” ciddiye alınması gereken bir projedir. Okuma mekanlarına dair alternatiflerin artması her zaman faydalıdır. Peki buralar nasıl olmalıdır. Açıkçası İSAM örneği önümüzde duran en güzel örnekdir ve bize ziyadesiyle fikir vermektedir. 

  1. İSAM Kütüphanesini neden seviyoruz

Nedeni çok basit; beton denizi İstanbul’un içinde bir vaha olduğu için. Kütüphanenin etrafının ağaçlarla çevrili olması zaten başlıbaşına bir rüya gibi.  Kütüphanenin içi ferah. Okumaya ve yazmaya uygun. Yazın serin kışın sıcak. Ama en önemlisi, arada mola verdiğin zaman kütüphanenin hemen yanındaki çay ocağının varlığı. Çayın 10 kuruş olmasıdır. Daha bitmedi; öğle yemeğinin ucuz olmasıdır. Bir öğrenci İSAM’a gittiği zaman hem şehrin keşmekeşinden hem de pahalılığından uzak olduğu için çalışmasına daha rahat yoğunlaşabiliyor. İSAM konforludur. Belki basit gibi görülebilir ama köşede duran su sebili bile insanın içine ferahlık verir.

Netice olarak, özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin ve okur yazar tayfanın en çok ihtiyaç duyguğu şeylerden birisi de oturacakları “mekân”dır. Binaların tasarımı, çevre ile uyumu, içindeki sosyal imkanlar teknik konulardır ve halledilir ama böylesi yerlerin çok büyük bir ihtiyaç olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok: Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne girmek için sıra bekleyen öğrencilere şöyle bir bakmak yeter. Olmadı; yanlarına gidip neden başka yerleri ya da kütüphaneleri değil de burayı tercih ediyorsunuz diye sormak yeterlidir.