Kategoriler
Uncategorized

İçimizdeki Mekân ve Mahalle

Biz bir “yer”de yaşarız ve o yaşadığımız yerin bir takım özellikleri vardır. Dağlık ya da düz olmasından tutunda ikliminin sert veya mutedil olmasına kadar birçok nitelikleri vardır.  O yeri bir bütün olarak düşündüğümüzde akla, genel olarak, mekân kavramı gelir. Ji Fu Tuan: “Mekân kavramı yer kavramından daha soyuttur” derken, aynı zamanda,  mekânın izahının ve analiz edilmesinin biraz daha çetrefilli olduğunu ifade etmektedir.

Gaston Bachelard,  “Mekân’ın Poetikası” adlı kitabında “imge”lerin bilimsel (ya da daha doğru bir ifade ile bilimci" metotlarla anlaşılmasının mümkün olmadığını; salt aklı esas alan açıklamaların ayrı bir yaratılma süreci olan imgelerin ilk sebebinin anlaşılmasında kifayetsiz kalacağı ifade edilir.

Peki, dünyanın ve hayatın en önemli imgelerinden biri olan “mekân”ı tanımak ve bilmek için ne yapmalıyız? Yüzyıllardır içinde insanların yaşadığı, her bir insan tekinin içinde ömür geçirdiği mekânları anlamak için ne gerekmektedir?

Yi Fi Tuan’ın “Space and Place” adlı kitabının girişindeki örnek dikkate değerdir. Danimarka’daki bir şatoyu gezen fizikçi şöyle sorar ve hemen peşinden cevap verir:

Bu şatoda Hamletin yaşadığını bilmeseydik, acaba bu şato gözümüze nasıl gözükürdü? Sadece taş ve tuğladan ibaret kalmaz mıydı!.. Ama biz Hamlet’in orada yaşadığını bildiğimiz için oralara farklı gözlerle bakarız.

İçine Hamlet’in ruhu sinmiş bir mekân elbetti ki artık yalnızca bir mekân değildir; çok daha ötesidir. Belki de daha doğru bir ifade ile mekân denen şey gerçektende bu içine insan sinmiş mekânlardır. Peki, bu mekânın çok daha ötesinde olanlar dediğimiz şey mekana dâhil midir; yoksa mekanla alakası olmayan şeyler midir? Burası önemli bir noktadır. Çünkü bu nokta Coğrafya’nın sınırlarını da belirlemektedir. Sınırların daha hümanistik olana doğru kayması doğrudur. Çünkü içinde insan olmayan bir mekânı analiz etmek eksik olacaktır. Hele artık tabiatla bağı neredeyse kopma noktasına gelen bir insanın yaşadığı yeri anlamak için elbette ki insanın içinde olan mekâna konsantre olmalıyız.

Coğrafya çoktan beridir tercihini zaten beşeri olana doğru yapmıştır. Coğrafya ile ilgisi olmayanlar için coğrafya hâlâ dağ, tepe, ova, yağmur, kar, rüzgâr gibi tabiat olaylarından ibaret bir şey iken Coğrafya’nın, projektörlerini beşerî olana çevirmesi yeni bir olgu değildir. Coğrafya’nın dikkatini mekânın içindeki insana çevirmesiyle ilgili epey bir külliyat oluşmuştur. Kültürel farklıklar, nüfus özellikleri, yerleşme tipleri, mekânsal sınıf çatışmaları vb konular mekân içindeki insana ait konulardır.  “Bir imge olarak mekân”ı anlamada bu tip yaklaşımlar elbette ki zaruridir ancak yeterli değildir. Bu tip yaklaşımlar mekânın bilimsel fotoğraflarını çekmede faydalıdır ancak üç boyutun ötesindeki bir mekânı anlamada, maalesef, yetersiz kalacaktır. Günümüzde nesnelerin çok boyutluluğu ve hatta boyutsuzluğunun bilimsel bir veri olduğu kabul edilirse, mekanın sadece determinist ve pozitivist bir yaklaşımla anlaşılma çabasının yetersiz kalması normaldir.

Eğer mekânı anlama çabasının içine bir bütün olarak insan katılmazsa her şey yarım kalır. Bütün olarak insan dediğimiz zaman insanın beden sahibi olmasına dair somutluğu kastettiğimiz gibi hatıraların, hayallerin vb sahibi olan insanın soyutluğunu da kastederiz. İşte bu insandır mekânın öznesi.

Mekânı insanlar yaratır. Her yaratma bir anlamdır. Yüzyıllardır oluşturula gelen şehirleri bir de biz bireyler kendi içimizde yeniden oluştururuz. Aynı zamanda insanı da mekân yaratır. Gerçi bu yazıda her ne kadar mekâna ve mahalleye dair duygularımı ifade etmeyi amaçlasam da mahalle denen şeyin yapısal bir boyutu olduğunu da göz önünden bulundurmak zorundayım. Yapısalcı coğrafya perpespektifinden bakılırsa; "mahallenin çocuğu" olmak aynı zamanda sosyo-ekonomik/kültürel olanın bir ürünü olmaktır. Mahalle üst bir yapının temsilidir. O yüzden işin içine duygusal ve yapısal olan eş zamanlı olarak girer. İşte böyle katmanlı anlamlar haline gelen bir yeri anlamak için istatistikler, analizler, yorumlar vb;  bize yalnız ve yalnız o mekân hakkında veriler sunar. Bu veriler önemsiz değildir. Çok önemlidir. Ancak yetersiz olduğu da gözden kaçmamalıdır. 

Peki Coğrafyacının görevi veri sunmak mıdır. Hem evet hem hayır. Evet; çünkü dayanağı olmayan bir bilimsel çalışma fantezi olmaya mahkûmdur. Aklın anlamaya çalışırken doğal olarak akıl yürütmeye ihtiyacı vardır. Bunun içinde veri toplanmalıdır. Hayır; çünkü sadece bilgiden ibaret olan bir çalışma o mekânın bütününü anlamada yetersizdir. İçinde Hamlet’in ruhu dolaşmamış bir şatonun diğerinden farkı yoktur. Bir fark mutlaka vardır denilse bile onlar öze dair farklardan ziyade ayrıntıya dayalı ve kavramların künhünü kavramaya yönelik olmayan farklardır.

İçinde Hamlet’in ruhunu taşıyan mekânlar; yani İnsanoğlunun yüzyıllardır acılarını, sevinçlerini, üzüntüleri, tasalarını, düşlerini; kısaca hatıralarını barındıran mekanlar gerçekten de “anlamlı mekanlardır”. İşte Coğrafyacının görevi de böyle bir mekânı keşfetmeye çalışmaktır.

II

Bu noktadan hareketle kendi kişisel mekân algılarımız Coğrafya içinde önemli yer tutar.

Mekâna dair birçok aidiyetlerimiz vardır. Bir evin odasından evrene kadar uzanan varlığımız yaşadığı yerlerden birçok mana tevarüs eder. Ülkemizdeki önemli mekân birimlerinden biri olan “mahalle”nin hayatımızdaki yeri oldukça farklıdır. Mahrem mekânımız olan hanenin dış hayata ilk açıldığı yer olan mahalleyi anlamak ile, aynı zamanda, evimize yani varlığımıza giren ilk etkileri de anlamış oluruz. Bir mahalle sakini olmak, bir mahalleli olmak hayatımızda oldukça önemli yer tutar. Günümüzde mahalle denen olgu, özellikle büyük şehirlerde, önemini kaybetse de hâlâ “yer” e ayrı bir anlam katmaya devam etmektedir. Bu yüzden incelemeye değerdir.

Mahalle fikrine dair kendi kişisel tecrübem “mahalle” denen yerin hayatımızdaki izdüşümünü görmek için faydalı bir örnek olacaktır:

Ben Karadeniz’in bir sahil şehrinde doğdum ve büyüdüm. Anadolu’nun diğer yerlerinden görece modern olan ama büyük şehirlere nazaran daha geride kalmış olan bu sahil şehrinde 1980’li yılların toplumsal şartları içinde hayata dair ilk nüveler oluştu.

Şimdi nüfusu yetmiş bin olan ama benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde bizim bir de mahallemiz vardı. İlginçtir; az önce kurduğum cümlede “biz” zamirini kullandım. Cümleyi şöyle de kurabilirdim; “Benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde benim bir de mahallem vardı”. Ama cümleyi böyle kurmadım. “Ben” yerine “biz” zamirini tercih etmem aslında mahalle kavramının insan için ne anlama geldiğini de açıklar. Çünkü insan bir mahalleye ait olduğunu ifade ettiği zaman gayr-i ihtiyari  biz kelimesini kullanır. Mahalle, aileden sonra gelen ve toplumsal hayatımızda önemli bir yer tutan aidiyetlerimizden biridir.

Ayfer Tunç’un “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı kitabını okuduğum zaman, benim çocukluğumun geçtiği zamanlarda Türkiye’nin hemen hemen her yerinde benzer şeylerin yaşandığını; sokaktaki çocukların benzer oyunları oynadığını, her evde izlenen pembe dizilere benzer tepkiler verildiğini görmek beni epey heyecanlandırmıştı. Demek ki herkesin anneleri geceleri saklambaç oynayan çocukları ısrarla eve çağırmalarına rağmen çocukların dışarıda kalmak istediğini sokakları vardı!… Demek ki herkes bizim mahallemizin çocukları gibi Kara Şimşek adlı dizi başladığında sokakları terk ediyordu. Demek ki sinemaya gitmek tüm mahallelerde kadınlar cemaatinin toplu bir fiiliydi. Demek ki bütün mahalleler aşağı yukarı aynıydı.

Benim mahallem şehrin kenarında bir mahalle idi. Nüfusun fazla, sosyoekonomik şartların nispeten düşük olduğu, köyden şehre göç ile oluşmuş bir mahalle. Göçle gelen nüfusun oluşturduğu bir mahalle olmasına rağmen, mahallemiz şehrin içine katılan unsurları kendi içinde eritebildiği zamanlarda oluştuğu için şehrin kültürel özelliklerini içinde barındırırdı. O zamanlardan kalan bir hatıra Türkiye’deki göç olayının gelişimi hakkında güzel bir örnek olacaktır. Çocukluğumda nadir de olsa mahallemizi, şehrimizi terk edip İstanbul’a yerleşen aileler vardı. Bu aileler yaz tatilleri için memleketlerine geri döndükleri zaman; eskiden mahallemizin çocuğu olan arkadaşımızın konuşmasının değiştiğini görünce alay ederdik. Derdik ki: “ Aaaa sen İstanbul çocuğu olmuşsun”. Ailesi İstanbul’a göç eden arkadaşımızın konuşması kısa sürede değişirdi. İstanbul ağzı ile konuşmaları bize fazla naif geldiği için; ya da onlar bizim mahalleyi bırakıp gittiklerinden dolayı onları ötekileştirip dalga geçerdik. O zamanlarda İstanbul’a göç eden taşralıları İstanbul kendi kültürel yapısı içinde eritebiliyordu. Göçün çok hızlandığı ve İstanbullu olan insanların göç edenlere oranla daha az olduğu günümüzde ise, göç edenlerin İstanbul’u kendilerine benzetmesi doğal bir süreçtir.

İşte benim mahallemde; göç ile oluşmuş ama şehrin kültürel yapısı içinde eriyebilmiş bir mahalle idi. Buna rağmen bir “kenar mahalle” idi. Bir varoştu. Şehrin merkezi ile mahallemizi bir ırmak ayırırdı. Irmak aslında birçok şey için de bir sınır çizgisiydi. Mahallemizin resmi isminin haricinde bir de takma adı vardı ki bu ad mahalle sakinleri için bir gurur vesilesi iken mahalle dışında olanlar için bir dışlama aracıydı. Mahallemizin resmi adının haricindeki takma adı “Eyalet” idi. Sosyal durumu izah için gayet isabetli bir isimdi. Zira siyasal bilimler literatüründe yarı özerklik anlamına gelen eyalet kelimesi mahallenin durumunu özetliyordu. Bir şehre ait ama kendini şehrin genelinden ayrı gören insanların mahallesi. Bana göre, mahallemizde çok keskin bir sınıfsal oluşum söz konusu değildi. Çünkü mahallenin bütün şehirle olan toplumsal yaşamı normal bir şekilde devam ediyordu. Ayrı olma hissi derin toplumsal kökleri olmayan, sonradan oluşmuş, yaşanılan yere ait bir farklı olma hali idi. Bu "dışlanma/dışta kalma işi çok daha derin ve girift bu olgudur. Sanırım bu konuda en güzel kitaplardan birisi; David Sibley'in "Geographies of Exclusion" adlı kitabıdır. 

Şehrimizin profesyonel bir futbol takımı vardı. Bunun haricinde şehirde diğer  takım, amatör ligde mücadele etse de, mahallemize eitti. Bu kendi başına farklı bir kimlik oluşturabiliyordu.

Mahallemizin iç kesiminde boş bir arsa vardı. Futbolla ilgilenen bütün çocuklar orada toplanırdı. Büyük ağabeylerimiz, yaşıtlarımız ve bizden küçük olanlar. Hem ağabeylerimiz, hem bizim kuşak, hem de bizden küçük kuşakların oluşturduğu; mahallenin en iyi top oynayan çocuklarından oluşan futbol takımlarımız vardı. Komşu mahallelerle maç yapardık. Onların boş arsasına giderdik, onlar bizimkine gelirdi. Kavga gürültü eksik olmazdı ve bu kavgalar büyürse bir anda mahalle kavgası olabilirdi. Küçükler arasında başlayan bir kavga bir anda büyüklerin meselesi de olabilirdi ve biz senenin değişik zamanlarında büyük mahalle kavgalarına şahit olurduk. Bu kalabalık mahalle kavgaları çok büyük olaylar olmadan nasıl bitiyordu anlamazdım ama şimdi geriye dönüp baktığımda yapılanın bir grup gösterisinden başka bir şey olmadığını rahatlıkla görüyorum.

Mahallemiz vurdusu kırdısı ile tanınan bir mahalle idi.

Bu mahalleden olmak yerine göre avantaj olabiliyorken yerine göre de dezavantaj olabiliyordu. Lise son sınıfta okulumuzda iki matematik sınıfı vardı. İki sınıfın başarı seviyesi hemen hemen eşit olmasına rağmen bizim sınıf “eyaletli çocuklardan” ve köyden gelenlerden oluşuyordu. Biz kafamız o yaşlarda toplumsal mevzulara pek çalışmamasına rağmen bir ayrım yapıldığının farkındaydık. Ve diğer sınıftakiler çok iyi arkadaşlarımız olmasına rağmen  kendi mahallemiz üzerinden o sınıftaki arkadaşlarımız hakkında bir ötekileştirme oluşturuyorduk. Bunda okul idaresinin kabahati olduğunu bildiğimiz için mahallenin çalışkan öğrencileri olmamıza rağmen okulu pek de sevdiğimiz yoktu.

Avantajları da vardı. Sebepsiz kavgaların olduğu lise ortamında eyaletten olmak hatrı sayılır bir güvence idi. O mahalleden olmak, güçsüz de olsan, sana kimsenin takılamaması demektir.

Ve daha bir çok özellikler sıralanabilir mahalleye dair…

Şu an çocukluğumun geçtiği mahallede yaşamıyorum. Tatillerde ailemi ziyaret için geldiğim bu mahalledeki birçok değişim görmeme rağmen eskisi kadar kuvvetli olmamakla beraber, hâlâ, mahallenin gençleri arasında mahalleye ait bir aidiyet mevcuttur. Özellikle internetteki sosyal paylaşım ağlarında bu aidiyete ait birçok gruplar görmekteyim. Mahalle kavramı küreselleşen dünyada bile bir olgu olarak yaşamaya devam etmektedir.

Günümüzde mahallenin bittiği sürekli söylenen bir vakıadır. Bunda doğruluk payı vardır elbette; lakin bütün farklı çağrışımlara ve  farklı kavramsallaştırmalara rağmen eskilerin ifadesi ile mahalle, hâlâ, nev-i şahsına münhasır bir yerdir ve incelemeye değerdir.