Eski Edirne Yolu

Eski Edirne Asfaltı

Kim bilir kaç kez kullandım bu yolu. Üstelik İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda (1999), o zamanlar Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı, şimdilerde ise Arnavutköy ilçesi’nin bir mahallesi olan Bolluca’da ilk öğretmenlik yaptığım günler…”Semantik yoğunluk” denilen şey en çok yer isimlerinde geçerli sanırım. Yalnız şöyle bir şey de var: Ben Vezneciler-Arnavutköy otobüslerine bindiğim zaman o güzergah herhangi bir yoldu benim için. Elbette, Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Arnavutköy hattının tarihi Edirne Asfaltı denilen güzergah olduğunu biliyordum bilmesine ama o an o yolda yolculuk yapmak yaşanan zamana ait bir şeydi. Yani bir yere yetişmek, otobüste ayakta gitmek, sıcak ya da soğuk, trafik sıkışıklığı gibi o an yaşanan şeyler yolun geçmişini anlamsız kılar. Daha doğrusu yolculuk esnasında o yol Sultançiftliği yolu, Arnavutköy yolu olur.

Şimdi ise, Sait ile Nurullah’ı ziyaret için Kırklareli’ne gideceğiz ya, niyetlendik, eski yoldan giderken bir kaç köye uğramaya. Şimdiki güzergahın aksine buranın yolları daha eskidir ama karşımıza güzel şeyler çıkacağını umuyorum. Yolculuğun adını da Eski Edirne Asfaltı Yolculuğu koydum. Dedim ya bu yolu çok kullandım ama şimdilerde yaptığım yolculuklara isim veresim geliyor. Acaba semantik yoğunluk gibi, tarihi yoğunlukta var mıdır mekana dair. Şüphesiz vardır. Yıllarca, her mevsimde, kadınlı erkekli, genç yaşlı, her yaştan ve farklı yerlerden insanların geçtiği bir yolun üstüne tarihi ve toplumsal anlamlar sinmiştir, birikmiştir ve sanki orda öylece duruyor gibidir. Müthiş bir anlam ama sessiz ve ıssız. Ne zaman ki bir duygu, bir bakış, bir hatıra dokunur, işte o an cisimleşir ya da açığa çıkar o yoğunluk. Kısaca Eski Edirne Asfaltı denen yer, yarın sabah erkenden yola çıkıldığı zaman yolculuğun nesnesidir. Yani keşfedilmesi gereken meçhul bir muamma. Bence çağımızın “terra incognita“sı işte bir yere ait ismin üstünde biriken tarihsel-toplumsal-bireysel anlam yoğunluklarıdır. Günümüz gezginlerini cezbeden şey, sanırım, iç dünyamıza bu yoğunluktan bir şeyler taşımak. Artık hissetmek yetmiyor, artık görmekte yetmiyor. Şimdilerde, bir yeri görmeye ve hissetmeye ilaveten o yeri kendi içimize taşımak istiyoruz. Kendi bireyselliğimize taşlar, ağaçlar, yerler, mekanlar taşıyoruz. Bu heyecan verici bir şey. Ama bir yanıyla da uçucu ve izolasyona mahkum bir durum. Kendini ve kendinden olanı doğaya ve şehre ve insana yönelten insan ile doğayı ve şehri ve insanı kendine taşıyan insan arasındaki fark…Neyse, yarın erken kalkmak bu kadar laf ebeliğine göre daha gerçek bir durum.Yola Çıkış

Sabah, hafif çiselerken, Ümraniye’den , ironi yaparsak, içimizdeki Avrupalı yaşam tarzına seslenmek için, biraz da gerçek katarsak sabah vakti kahveyi sevdiğimizden yol kenarındaki bir kafeden paket kahve alıp yola çıktık.

Hasdal’a vardığımızda, Sait yolu gösterip sana ilginç bir bilgi vereceğim dedi: “Şu gördüğün yol, Hasdal-Kemerburgaz arası Türkiye’nin tek beton yolu. Türkiye Betoncular .. deneme amaçlı burayı yapmış”. Her yer beton, burası eksik kalmasın diye sosyal mesajımızı da verip bir ihtimal açacak havanın neşesi ile şarkılara bıraktık kendimizi.

Yeni İstanbul Havalimanının yanından geçtikten sonra yol kenarındaki rüzgar gülleri açan hava eşliğinde, şüphesiz, başka güzeldi. Dönen pervaneler, akan yol ve göğün en berrak hali eşliğinde sağda, Durusu barajı manzarası ana yoldan ayrılın artık dedi ve biz de köy yoluna sapıverdik.

Bir metafor olarak göl, hayata dair çok ipucu verir ama bahar günü, bembeyaz bulutlar ve etrafta sarı çiçekler içinde göl kelime olmaktan çıkar ve öylesine gerçek karşıda durur.

Sarı çiçeklerin adının ne olduğuna dair spekülasyon yaptık ama bir bilmediğimiz bir çiçek.

Karaburun Limanı’nın yanında bir kahve vardı. Kahvenin karşısında tekne macunlayan adamın yanında muhabbet edenlere doğru gittik ve dahil olduk sohbete. Bafralı, lakabı Baboş olan bir adam, konuşuyordu. Selam verdik. Gençlerden biri, “Misneli ağ ne zaman serbest olacak” diye sorunca anlamıştım, sorunun kendisi ağa takılıp takılmadığımızı ölçen bir soruydu ve “Anlarız balıktan ama bizim orda öyle bir şey yok” dedim. “Siz nerelisiniz” diye sorunca, “Karadenizliyiz biz” dedik. Siz aslen nerelisiniz diye soracakken, karşıda B Plakalı “Dadaş Kardeşler” yazılı tekneyi göstererek, “Senin mi” diye sorduğumda, “Ta Erzurum’dan gelmiş balıkçılık yapıyor işte” serzenişine, “Ben doğma büyüme buralıyım” gururunu ekledi. Mevzu yerli ve yabancı ayrımına geldiğinden olsa gerek, Baboş “Her yan Suriyeli” diye söze başlayıp araya bol küfür ve kendi hayatından örnekler serpiştirip Suriyeli meselesini kendince ele aldı. Epey konuştu, sonra ben bu misnalı ağ nedir diye sordum. Oltada misna var ya onun ağda olanı da var onun açıklamasını yapan genç adam, şu soruyu ortaya attı: Misnalı ağ ile avlanmak yasak ama satışı niye serbest ki”. Silahta öyle bir şey diye örnek verdi Sait ama adam ikna olmadı. Limanın bir kaç fotoğrafını çekelim derken genç adam “Yazın dolu olur buralar, bu mevsimde siz niye geldiniz ki” diye sorunca Bolluca yıllarında bir türlü gelemedik buraya, akşamcılar çok gelirdi buraya diye söyleyince adam “zaten burata ya rakı ya karı için gelir millet” dedi ve bastı kahkahayı. Dedik biz gezmeye geldik ve kahvaltımızı yapıp gideceğiz.

Limanın hemen karşısında Dostlar Kamping alanında şirin bir lokanta var, oraya gittik. Sahibi Kırım göçmeni. Sait Kırım’ ı bildiği için epey sohbet etti. Kahvaltımızı yapıp tam ayrılırken lokanta sahibi Sami Abi ile hatıra fotoğrafı çekilip vedalışırken öğleden sonra gelseydiniz, menüde Tatar Böreği vardı dedi. Keşke dedik. YouTube’da videosunun olduğunu, TRT’nin çektiğini söylerken benim aklım çoktan börekte kalmıştı.

Yolumuzun üzerinde “Alaiye Şehitliği” tabelası, birazdan tali bir yola girmemize sebep oldu. Navigasyon bizi toprak bir yola yönlendirse Dağyenice Köyü’nde şehitliğe vardığınızda hayal kırıklığına uğradık. Tüm şehitliğin etrafı çevrildiği için giriş yoktu. Anlaşılan düzenleme çalışması vardı. Tam talihsizliğimize yanarken aralanan sac kapıdan üç kişi baktı. Sanırım arabanın sesini duyduklarından olsa gerek. Ricamız üzre şehitliği gezmemize izin verdiler. İyi de oldu. Yeni şehitlik projesinde görevli iki işçi ve bir bekçi ile muhabbet güzeldi ama onları da işlerinden alıkoymamak için vedalaştık. Ne hikmetse herkes teknoloji bir şekilde hayata soktuğu için bekçi tam çıkarken bizlere şehitlik projesinin videosunu izletti.

Şehitlikten çıkıp yola koyulunca yaklaşık yarım saat sonra yol kenarındaki mandalar ve keçiler ve ona eşlik eden üç köpek görülmeye değerdi. Bir keçi mandanın üstüne tünemişti. Gayet hoş ve eğlenceli bu manzara bizi neşelendirdi.

Çoban biraz ilerdeydi. Arabadan inip biraz muhabbet edelim diye düşündük. İyi ki öyle yapmışız. Çobanın adı Ömer’di. Pakistanlı. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş. Çat pat Türkçe iletişim kurabiliyorduk. Fotoğraf ricamızı kırmaması bizi mutlu etti.

Kıyıköy…Güzel bir yer. Sezon henüz açılmamış. Irmak kenarında çay bahçesinde çayımızı içerken fotoğraf çekilmek için buraya gelmiş gelin damatlar gördüm. Bir çift kayığa bindi. Onlar taş köprünün yanına vardıklarında bir adam dikkatimi çekti. Elinde darbuka ziyaretçilere ücret karşılığı bir şeyler çalmak istiyordu. Biraz ilerde, kayıkların yanına gittim. Bir adam ile sohbete başladım. Konyalıymış ve altı senedir Kıyıköydeymiş. Daha sonra gelirsek çadır için sakin ve güzel yerler gösterebileceğini söyleyince telefon numarasını aldım. Kıyıköy’de kamp kurmak içime çoktan yerleşmişti zaten. Kim bilir ne zaman diyerek denize doğru yürüdük.

Deniz dalgalıydı. Ve kumsal denizin kustuğu yosun, çalı, çırpı ile doluydu. Sağda kayalıklar, görece geniş kumul bana Monte Cristo Kontu adlı filmi hatırlattı niyeyse. Her ne olursa olsun deniz bir yolculukta en zirve yerdir ve hele bir de akşam denizin üstüne çöküyorsa orda, o an susmak lazım. Biz de öyle yaptık. Uzun süre denizi seyrettikten sonra yola çıktık ve hiç ara vermeden Kırklareli’ye kadar kim bilir hangi konu ve hangi şarkı eşliğinde yolculuğu tamamladık.