Dünyayı Saran Turist Gözü

Son iki hafta içinde üç kez Derinkuyu Yeraltı Şehri‘ne gittim. Zaten bildiğim bir yer. Lakin yine de bu üç ziyaretin hepsi de birbirinden bağımsız bir deneyim. Üzerimde rehber rolü olan bu üç gezinin birincisi yabancı biriyle, ikincisi eski arkadaşlarla ve üçüncüsü de yeğenimleydi. Hemen hemen her şeyin turistik bir faaliyet olarak görülebileceği ilk gezide en güzeli en güzel şekilde ve en güzel anda anlatmak yegane gayemdi.  Seçilen mekanlar ve üslup kurgusaldı. Misafirin gideceği yerlerin bir listesi zaten mevcut ve aynı zamanda o yerlere dair yaşanması muhtemel duygular da belli gibi.  Dünyanın herhangi bir yerindeki pratiklerle az ya da çok benzer faaliyetler söz konusu. İçerik farklı ama üslup aynı. Kısaca bir büyü yaratma ve hayatın en eşsiz anlarını yakalama çabası. İkinci gezimiz de aynı güzergâhlar üzerindeydi ama daha esnekti. Şahsi araba ile yapılan bir gezi. Görülecek yerler yine belli bir plan dahilindeydi ama içinde eğlencenin olduğu ve hatıraların yad edildiği bir geziydi. Eski dostlarla bir hasbihal söz konusu. Bütün bunlara rağmen bu geziye turistik bir faaliyet denilebilir. Zira her gidilen yerlerde “aa buraya iyi ki gelmişiz” nidaları zaten gezinin az da olsa kurgusal yanını gösteriyor. Bu iki gezinin hemen peşinden üçüncü geziye dair içimde bir istek yoktu.  Öyle ya peşpeşe aynı yere üç kez gidilir mi? Lakin hiç sıkıcı olmadı. Tam tersi güzel oldu.  Daha evden çıkarken plansız idik. Yeğenimin illa bir yeri görmek benim de  rehberlik yapmak gibi bir arzım yoktu. Daha Nevşehir merkezden Derinkuyu otobüslerine binerken her şey spontane gelişti. Gittiğimiz yere dair bilgi vermedim yeğenime. Onun da zaten bilgi ister bir hali yoktu. Yerlaltı şehrine indik ve sonra kasaba merkezine giderek bir çay bahçesine gittik. O an yine fark ettim ki, bir turizm denilen faaliyet bizi mekana yabancılaştırıyor. Orda bir kurgusal mekanlar ve faaliyet varken hemen yanıbaşımızda bir hayat akar ve biz o hayatı göremeyiz bile. Belki o hayata dahil olmamız mümkün değildir ancak kıyısından kenarından dokunulabilir. Çay bahçesinde çay içenler, okey oynayanlar, sıcaktan bunalmış sokak köpekleri arasında ben taze çayımı yudumlarken yeğenimde Niğde gazozunu içti. O esnada şu soru geldi aklıma: Kurgusallık ve otantiklik veya sanallık ve gerçeklik arasındaki sınır nerde başlar ve biter? Ya da bir sınır var mı?

Her yerin birbirine benzediği bilinen bir olgu. Bunun pratik yanları mutlaka vardır,  lakin “yerlerin birbirine benzerliği” nden neşet eden yeni ruh halleri derin etkilerler içimize çörekleniyor ve hatta bizatihi bu olgu üzerinden çağdaş coğrafi düşüncenin izi sürülebilir.  Soru şudur; Günümüzde bir yeri gezmek demek ne demekdir? Eskiden farkı nedir? Turistik bir yeri ziyaret bizlerde ne gibi hisler uyandırır? Bildiğimiz bir yerde, örneğin deniz kıyısında bir gezinti ya da bir kır sefası ile turistik bir yeri ziyaret arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bu ve benzeri soruları şu soruya indirgeyebiliriz: “Bizim gözümüz nerelere nasıl bakar”

Haddini aşan nostaljik bir bakışın olguları sakatladığını, değişen dünyayı anlamamızı engellediğini ve hatta bizi kesif bir karamsarlık içinde kıvrandırdığını düşünen biri olarak bir kenara geçip üstenci bir üslupla konuşacak değilim. Hikaye aynı zamanda benim de hikayem. Belki biraz postmodernist bakış olacak ama bu bizzat benim öykümün genel geçer anlatılarla çakışan yanlarını görme çabası. Ona eklemlenmesi. Yaşadığım dünyanın karşısında keyifle onu nesneleştirip, eş zamanlı olarak,  yine o dünyanın içine dalıp dalıp yüzmekte diyebiliriz buna. Malum insan ibn’ül vakittir. Buna mekanı da eklersek insan zamanın ve mekanın çocuğudur da diyebiliriz. Aynı anda neo-Kant ve post-Kant nasıl olunuyorsa öyle bir durum işte. Bir garip deneme yani.

Bu olguyu düşünürken şöyle konu başlıkları geldi aklıma: 

  • Otantik olan ile kurgusal olanın yer değiştirmesi
  • Gündelik hayatın küreselleşen pratikleri
  • Tüketim nesnesi olan ve metalaşan mekânlar
  • Tik koyarak gezmek ya da koşuşturmaca 
  • Görmek ve görünmek arasındaki fark

Peki güzel olan bir şey yok mu ya da yaşadığımız an o kadar mı kötü!..Sanmıyorum. Eğer hayatı bir şeylere indiriyorsak ve mevzulara öyle bakıyorsak manzarada bir donukluk ve bulanıklık olması kaçınılmazdır. Oysa dünya ya da hayat anbean vuku bulan bir şey. Yani anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Güzel olan ise biz insanlar da o anlamın içindeyiz: “Varım o halde düşünüyorum” da denilebilir buna sanırım. Heideger’in kulakları çınlasın.  

Ben her şeye rağmen modern olanın bir duygu olarak içimizi sarması gerektiğini ve şehrin sokaklarında gezinirken içimizi bir otantikliğin sardığını düşünüyorum. Hâlâ. Hatta bu parçalı postmodernist söylemlerin zehrini içmekten ziyade yekpare bir anın, bir aydınlanmanın arayışı içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. İlla teşbih olacaksa az da olsa içimizde bir yerlerde varolduğunu umduğumuz flanörü yaşatmalıyız. Küresel ve turistik bir göze sahip aylak adam belki sıkıcıdır ama yine de bu zamanın ve mekânın vardır bir ruhu. Yort savul!..