Körlük Üzerine Notlar

“Ne zaman uyansam kör oluyorum”


“Körlük Üzerine Notlar” adlı filmi, “Cultural Geographies”in son sayısında Keating’in (2019) makalesinde gördüğüm zaman epey heyecanlandım. Yazı çok iyiydi ama aklım elbette filmde kaldığı için sonrasında filmi hemen izledim ve iyi ki öyle yapmışım. Kısaca filmin hikayesini anlatacak olursam:

İngiltere’de bir üniversitede ilahiyatçı olan John Hull, 1983 yılında kör olur ve daha sonra körlük ile ilgili kaset çalara ses kaydı alır. Günlük tutar. Daha sonra ise, bu ses kaydını esas alan bir film çıkar ortaya (2016 yılı). Bu arada hemen ilave etmeliyim ki, Hulls’un “Kayaya Dokunmak (Touching the Rock) adlı bir kitabı da var. Sanırım en kısa sürede okurum bu kitabı.

Film etkileyeci ama beni en çok etkileyen Hull’un yağmur yağışı üzerine düşünceleri oldu: (Videosu)

Bu öğlen evin ön kapısına çıktığımda yağmur yağıyordu. Orada birkaç dakika durunca güzelliğin içinde kayboluverdim. Yağmur etrafınızdaki şeyleri açığa çıkarıyor. Etrafı sarmalayan…farklı ve özel seslerden oluşan…bir örtü oluşuyor sanki. İçeride de yağan yağmura eş değer bir şeyler olsa keşke. O zaman tüm oda bir şekle girip boyut kazanır. Her şeyden mahrum kalıp tek başınıza olacağınıza bir şeyle derinden meşgul oluyorsunuz. Karşınızda bir dünya var. Bir dünyaya bağlısınız. Ayaklarınızın altında bir dünya var. Böyle bir deneyim başkalarına neden güzel gelsin ki? Bir şeyleri idrak etmek güzeldir. Bilmek güzeldir.

Sevgisiz (Loveless)

John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabındaki “mistifikasyon” kavramı üzerine yeniden düşündüğüm bir zamanda bir film hakkında yazı yazmak ironi gibi. Ama olsun. Neticede film eleştirmeni değilim. Yani film ile araya mesafa koyan bir yazı olmayacak bu. Tam tersine, beni etkileyen bir film hakkındaki düşüncelerimden ibaret. Andrey Zvyaginstev’in Dönüş (Return) adlı filmini çok beğenmiştim. Rus yönetmen sonrasında “Sürgün”, “Elena”, “Leviathan” adlı başka filmlerde çekmiş. Muhtemelen bunları da izlerim.

İlk önce şunu söylemeliyim, filmdeki çocuğun adının Alyosha olması beni zaten etkileyen bir şey oldu ki malumdur Karamovoz Kardeşler’i sevenlerin aklına hemen Alyosha gelir. Yönetmenin bir tercihi midir bilemem ama o ismin bendeki karşılığı sevgidir. Aslında Dostoyevski üzerine yazılan hemen hemen her eserde Alyosha ismi sevgi ve merhametin remzidir. Bu filmde de öyle bir durum söz konusu.

Her şey birbirine girmiştir aslında; post-sovyet dönemi, post-endüstriyel dönem, iletişim çağı, internet, narsizm, maskülen olanın sessizliği, yükselen feminizm, tüketim toplumu vb. Bu filmde hepsini görmek mümkün. Lakin öyle göze sokulan cinsten değil.

Post-sovyet döneminin izlerini görmek mümkün. Bir zamanlar ne iddialarla yapılmış devasa binalar köhne haldedir. Tarihin karanlıklarına yeni karışmış bir dönemin gölgeleri.

Ama bence bu filmi asıl önemli kılan şey, günümüz teknolojisinin gündelik hayatımızı nasıl etkilediğine dair göndermelerdir. Bunu yaparken yönetmen gözümüze sokmaz söylemek istediklerini. Aynı hayat gibi akar. Çağımızın başat özelliği narsizm içinde akan bir hayat. Başlığı bile filmi özetleyen şu yazı okunmaya değer: “Zehirli Bir Dünya’da Kayıp Bir Çocuk

Fatih’te Bir Mezat

Sevgili dostum Nurullah ile sur içine gittiğimizde aç karnımızı doyurduktan sonra internette “nadirkitap” adlı sitede baktığımız Nilüfer Göle’ye ait bir kitabı bizzat yerinde alalım düşüncesiyle Kıztaşı Caddesi’ndeki sahafı aramaya başladık. Maksat biraz da muhabbetti. Belirtilen adreste sahaf falan yoktu. Etrafta bir iki kişiye sorduğumuzda dükkanın önündeki adam sahafın Kadınlar Pazarı’na giden yoldaki bir yere taşındığını söyledi. Kolayca bulduk. Sahaf muhabbet bir adamdı. Kitabı satın alıp tam ayrılacağımız zaman pazartesi ve perşembe günleri mezat olduğunu söylediğinde mezata gitmeye o an karar vermiştik bile.

Nurullah, Sait ve ben pazartesi akşamı mezata gittik. Kadınlar Pazarı’ nın oradaki bir caddenin bodrum katındaki sahaftaydı mezat. Kalabalıktı ve biz vardığımızda çoktan başlamıştı. Arkalarda bir yere oturup başladık takibe.

İşin eğlenceli kısmı adını sanını duymadığım bir sürü kitabı açık artırmada duymuş olmam. İçimden insanlar birbirinden farklı konularda ne kadar da çok şey yazmışlar düşüncesi geçti.

Öylece izlerken açık artırmaya çıkan bir kitap hemen ilgimi çekti. Kitabın kenarı yandığı için çok ucuzdan başladı açık artırma. Sahaf jargonu ile kenarı yanık olduğu için “kondisyonu düşük” bir kitaptı. Bu aralar “geo-eleştiri” kavramına dair bir kitabı okuduğum için az önce artırıma giren kitabı almak için el kaldırdım. Başka da ilgi duyan olmadığı için kitap 1 TL fiyat ile bana kaldı.

Başka kitaplar da aldıktan sonra mezattan ayrıldık. Ucuz kitap almanın verdiği neşeye eşlik eden yağmur çisentisi eşliğinde çay içmek için Kavuk’a, çok geçmeden de Unkapanı Pilavcısı’na yol almıştık bile. Geriye kalan kitaplar ve dostlarla muhabbet. Güzel yani, daha ne olsun!..

Geleneksel Ölçü Birimi: Urub ve Şinik

Arkadaşlarla Derinkuyu Yeraltı Şehrini ziyarete gittiğimizde Derinkuyu’da kurulan Cumartesi pazarına uğradık. Hava soğuktu ama pazar ışıl ışıldı. Ben bilmiyordum. Modern dönemde terkedilmesine rağmen halen yerel pazarlarda kullanılan bu eski ölçü biriminden arkadaş bahsedince öğrenmiş oldum. Resimde fasulyenin üstünde “50” yazıyor. Bu fasulyenin kilo fiyatının 50 TL olduğu anlamına gelmiyor. Resimde görülen silindir şeklindeki Urub ve Şinik ölçü birimine göre fiyatı 50 TL. Resimdeki o büyük kap 8 kilo alıyor. Buna göre 8 kilo fasulye yani bir şinik 50 TL.

Foto: Nevşehir Derinkuyu Cumartesi Pazarı (Fotoğraf Alper Kanca tarafından çekilmiştir)

Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”ne Dair Not

Romanı bitireli çok oldu. Aslında üzerinden pek uzun bir zaman geçmemesine rağmen başka başka mevzular zihnimde gezindiği için, sanki çok süre geçmiş gibi bir his var içimde. O yüzden kitabın bıraktığı izlerden bahsetmek daha faydalı olacaktır. Romanı okuduğum esnada roman hakkında yazı yazmaya dair içimde bir düşünce olmuş olsa da, o düşünceyi gerçekleştireceğim zaman için herhangi bir hazırlık yapmamış olmam belki de bu değerlendirme yazısının önemi azaltır ; ancak kimin umurunda. Edebiyatı bir bilim olarak görmemenin ya da edebiyatın bir bilimsel yönü varsa o bilime ait bir meslek erbabı olmamanın sınırsız özgürlüğünü yaşayıp romanı ele almak daha hoş. Öyle ya ben bir eleştirmen değilim ki endişe içinde olayım. Okuyucu olmanın dayanılmaz hafifliği.

Ayfer Tunç’un üslubunu seviyorum. Konuyu işleyiş tarzını seviyorum. Kısaca onun romanlarını ve hikayelerini beğenerek okuyorum. Her okuyucu için çeşit çeşit edebiyatçılar vardır. Eğlenmek için okunan, öylesine okunan, can sıkıntısı için okunan, tutunmak için okunan, bir şeyler öğrenmek için okunan…romanlar. Ayfer Tunç’un bu romanı, ruhumuza ayna tutması için okunan roman grubuna giriyor desem yeridir. Hem bireysel yanımıza dair sesler hem de maşerî ruhumuzun fotoğrafı. Bireysel yanımızın sesi, yani yorgunluklarız, küskünlüklerimiz,  yıpranmalarımız; en kısa ifade ile paramparça hali pür melalimiz. Maşerî ruh; 21 yüzyıl Türkiye’sinde neo-liberalizm, modernizm kalıntıları, meşhul postmodernizm, pençesini açmış küreselleşme, bizi yok sayan bilişim her ne ise onun içinde debelenen insan yığınlarından bir damla. Aslında bizim hikayemizin, Cumhuriyet dönemi öykümüzün final bölümü gibi. Alın işte eseriniz der gibi. Öncesi, sonrası ve geleceği ile alın işte eseriniz der gibi. Hiç kimse saf değildir ve öyle ya da böyle değil, tam da bilerek ve isteyerek kire bulaşmıştır herkes. Giriş sayfasının,

İsa eğilmiş, parmağıyla toğrağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruları sormaları üzerine “İçinizde kim günahsızda, ilk taşı o atsın! “dedi. (Kutsal Kitap, Yuhanna 8:7, Zinada Yakalanan Kadın)

prologu ile başlaması aslında bütün hikayeyi özetler. Kötülüğün acı ile gittiği zamanlarda yani tam da şimdi günahsız insan bulmanın kolay olmadığını, en çok günahsız görünenlerin günahın ortasına saplanmış olabileceklerini, hatta öyle olduklarını söylüyor. Belkide yalnız acı insanı masum kılar.

Gerçekten acı insanı masum kılabilir mi? Romana geri dönecek olursak baştan sona acı dolu. Baştan sona kayıp bir hikaye. Fakat bu durum da durduğun ve baktığın yere bağlı. Hayatın keşmekeşinde roman kahramanına dışarıdan bakanlar onu kolaylıkla “oruspu” diye niteleyebilecekken, aynı kişiler romanı okuduklarında aynı kadına hiç bir kötü sıfatı yakıştıramazlar. Çünkü acı vardır. Çünkü hedonizm bile acıya bulaşmıştır zevke değil. Çünkü zevk bile acıdır. Ama şunu biliyorum, bu romanı okuyan bir çok kişi, espiri ile de olsa, kötü sıfatlar kullabilir roman kahramanı hakkında. Ama yok. Çünkü yazarın üslubunda Nobokovvari izlerin zerresi yok. Kendini farklı farklı erkeklerin kucağına atan bir kadının hikayesi anlatılırken belki yazar bir an düşünür ve farklı kaygılarla araya fantastik unsurlar yerleştirebilirdi. Bunu isteyerek yapmasa bile bilinçaltından yüzeye yansır ve cümlelere sinebilirdi. Ama yok. Eğer öyle bir hisse kapılırsa insan, zaten roman kendi ile çelişirdi ve alalade bir kitap parçası olup çıkardı. Dolayısıyla bu roman sadece edebî kaygılarla yazılmamıştır, bu roman aynı zamanda meselesi olan bir feryattır.

Yeniden Fareler ve İnsanlar

Sonbahar ne çabuk geldi. Böyledir bu; yaz bütün davetkârlığı ile gelir ve gider. Artık durup bir etrafa bakınma vaktidir. Kaçmaya, bir yerlere gitmeye gerek yoktur. Hiç bir şehir davet etmez bizi. Güzel olan ise, mevsim sonbahar olunca şehir gelir bize. Hem de bütün ihtişamı ile. Şehir lisan-ı hâl ile gülümserken, sormayın biz insanlarda da bir naz ve niyaz. Gölgeye sığınsak olmaz; güneşe çıksak olmaz. Bütün bu naz niyaz arasında eskiler bulur bizi. Eylül eskilerin bit pazarına çıktığı bir aydır.

George’un Lennie’yi vurdugu sahne insanın içine nasıl işlemesin. Yüzünü tabiata dönmüş sevinç içinde George’un gelecege dair hayallerini dinliyor. Ona sorular soruyor. Az önce bir kadını öldürmüş olduğundan haberi bile olmadan. “Tavsanlari da besleyecek miyim George diye sorarken ki hali gözleri nemlendiriyor.

En sevdiğim romanlardan birisidir Fareler ve İnsanlar. Döner döner bakarım. Bu okumamda dikkatimi çeken ise “Candy” oldu. Yaşlı bir insanın kenara atılma korkusuna dair satırlar. Kenara atılmamak için  tanımadığı birine elinde avucunda ne varsa verebilecek bir ruh hali. Hem de gerçekleşme ihtimali çok düşük olan bir hayal için.

Ne kadar da çok insan var öyle. Bir hayal. Gercekleşmesi mümkün olmayan bir hayal ile yaşayan insanlar. Bulut gibi zihnin her yanını sarmış hayaller içinden gelecege bakan ama yalın gerçeğin içinde ezilen zavallı insan. Elbette yaşlı amcamız Candy’ye acıyacak değilim.  Kendimizi kenara çekip bir roman kahramanını kolaylıkla nesneleştirebiliriz. Horatius’un sözünü biraz güncellersek oysa bütün hikayeler bir parça bizim hikayemiz…

Dünyayı Saran Turist Gözü

Son iki hafta içinde üç kez Derinkuyu Yeraltı Şehri‘ne gittim. Zaten bildiğim bir yer. Lakin yine de bu üç ziyaretin hepsi de birbirinden bağımsız bir deneyim. Üzerimde rehber rolü olan bu üç gezinin birincisi yabancı biriyle, ikincisi eski arkadaşlarla ve üçüncüsü de yeğenimleydi. Hemen hemen her şeyin turistik bir faaliyet olarak görülebileceği ilk gezide en güzeli en güzel şekilde ve en güzel anda anlatmak yegane gayemdi.  Seçilen mekanlar ve üslup kurgusaldı. Misafirin gideceği yerlerin bir listesi zaten mevcut ve aynı zamanda o yerlere dair yaşanması muhtemel duygular da belli gibi.  Dünyanın herhangi bir yerindeki pratiklerle az ya da çok benzer faaliyetler söz konusu. İçerik farklı ama üslup aynı. Kısaca bir büyü yaratma ve hayatın en eşsiz anlarını yakalama çabası. İkinci gezimiz de aynı güzergâhlar üzerindeydi ama daha esnekti. Şahsi araba ile yapılan bir gezi. Görülecek yerler yine belli bir plan dahilindeydi ama içinde eğlencenin olduğu ve hatıraların yad edildiği bir geziydi. Eski dostlarla bir hasbihal söz konusu. Bütün bunlara rağmen bu geziye turistik bir faaliyet denilebilir. Zira her gidilen yerlerde “aa buraya iyi ki gelmişiz” nidaları zaten gezinin az da olsa kurgusal yanını gösteriyor. Bu iki gezinin hemen peşinden üçüncü geziye dair içimde bir istek yoktu.  Öyle ya peşpeşe aynı yere üç kez gidilir mi? Lakin hiç sıkıcı olmadı. Tam tersi güzel oldu.  Daha evden çıkarken plansız idik. Yeğenimin illa bir yeri görmek benim de  rehberlik yapmak gibi bir arzım yoktu. Daha Nevşehir merkezden Derinkuyu otobüslerine binerken her şey spontane gelişti. Gittiğimiz yere dair bilgi vermedim yeğenime. Onun da zaten bilgi ister bir hali yoktu. Yerlaltı şehrine indik ve sonra kasaba merkezine giderek bir çay bahçesine gittik. O an yine fark ettim ki, bir turizm denilen faaliyet bizi mekana yabancılaştırıyor. Orda bir kurgusal mekanlar ve faaliyet varken hemen yanıbaşımızda bir hayat akar ve biz o hayatı göremeyiz bile. Belki o hayata dahil olmamız mümkün değildir ancak kıyısından kenarından dokunulabilir. Çay bahçesinde çay içenler, okey oynayanlar, sıcaktan bunalmış sokak köpekleri arasında ben taze çayımı yudumlarken yeğenimde Niğde gazozunu içti. O esnada şu soru geldi aklıma: Kurgusallık ve otantiklik veya sanallık ve gerçeklik arasındaki sınır nerde başlar ve biter? Ya da bir sınır var mı?

Her yerin birbirine benzediği bilinen bir olgu. Bunun pratik yanları mutlaka vardır,  lakin “yerlerin birbirine benzerliği” nden neşet eden yeni ruh halleri derin etkilerler içimize çörekleniyor ve hatta bizatihi bu olgu üzerinden çağdaş coğrafi düşüncenin izi sürülebilir.  Soru şudur; Günümüzde bir yeri gezmek demek ne demekdir? Eskiden farkı nedir? Turistik bir yeri ziyaret bizlerde ne gibi hisler uyandırır? Bildiğimiz bir yerde, örneğin deniz kıyısında bir gezinti ya da bir kır sefası ile turistik bir yeri ziyaret arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bu ve benzeri soruları şu soruya indirgeyebiliriz: “Bizim gözümüz nerelere nasıl bakar”

Haddini aşan nostaljik bir bakışın olguları sakatladığını, değişen dünyayı anlamamızı engellediğini ve hatta bizi kesif bir karamsarlık içinde kıvrandırdığını düşünen biri olarak bir kenara geçip üstenci bir üslupla konuşacak değilim. Hikaye aynı zamanda benim de hikayem. Belki biraz postmodernist bakış olacak ama bu bizzat benim öykümün genel geçer anlatılarla çakışan yanlarını görme çabası. Ona eklemlenmesi. Yaşadığım dünyanın karşısında keyifle onu nesneleştirip, eş zamanlı olarak,  yine o dünyanın içine dalıp dalıp yüzmekte diyebiliriz buna. Malum insan ibn’ül vakittir. Buna mekanı da eklersek insan zamanın ve mekanın çocuğudur da diyebiliriz. Aynı anda neo-Kant ve post-Kant nasıl olunuyorsa öyle bir durum işte. Bir garip deneme yani.

Bu olguyu düşünürken şöyle konu başlıkları geldi aklıma: 

  • Otantik olan ile kurgusal olanın yer değiştirmesi
  • Gündelik hayatın küreselleşen pratikleri
  • Tüketim nesnesi olan ve metalaşan mekânlar
  • Tik koyarak gezmek ya da koşuşturmaca 
  • Görmek ve görünmek arasındaki fark

Peki güzel olan bir şey yok mu ya da yaşadığımız an o kadar mı kötü!..Sanmıyorum. Eğer hayatı bir şeylere indiriyorsak ve mevzulara öyle bakıyorsak manzarada bir donukluk ve bulanıklık olması kaçınılmazdır. Oysa dünya ya da hayat anbean vuku bulan bir şey. Yani anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Güzel olan ise biz insanlar da o anlamın içindeyiz: “Varım o halde düşünüyorum” da denilebilir buna sanırım. Heideger’in kulakları çınlasın.  

Ben her şeye rağmen modern olanın bir duygu olarak içimizi sarması gerektiğini ve şehrin sokaklarında gezinirken içimizi bir otantikliğin sardığını düşünüyorum. Hâlâ. Hatta bu parçalı postmodernist söylemlerin zehrini içmekten ziyade yekpare bir anın, bir aydınlanmanın arayışı içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. İlla teşbih olacaksa az da olsa içimizde bir yerlerde varolduğunu umduğumuz flanörü yaşatmalıyız. Küresel ve turistik bir göze sahip aylak adam belki sıkıcıdır ama yine de bu zamanın ve mekânın vardır bir ruhu. Yort savul!..

Yollarda Bir Garip Seyr-i Sülûk

Hangi şaire ya da yazara referans vereceğini bilmeden, kaybolmuşken, daha şık bir ifadeyle, körün parmak uçları gibi karanlıklar içinde yol alıyorum desem, bence bu lüzumsuz bir metafor olur. Öyle ya gecenin orta yerinde kahve, müzik ve biraz  da adamın başında kavak yelleri esiyorsa bu bir tuzaktır. Bile bile bu tuzağa düşüyor olmamız ise bir başka garipliktir. Daha yazının başında bir aforizma savuracak olursam; “Aslolan yol ve yolculuk ise melankoli yola düşen sistir”. Sıkıcı bir durum ayrıca. Yine de melankoli deyip bir anda silmemek lazım. Ama bence aradaki hudut çizgisi çok incedir.  Yazı çizi işi ile uğraşan bir kişi, hele hele sosyal bilimler alanında kalem oynatıyorsa “salt içerden” mırıldanma çukuruna düşmemeli. Bu durumun hemen karşısında meselelere karşı çok uzakta kalmak ya da onları yalnızca nesneler alanında görme tehlikesi de vardır. İleri de fikrim değişir mi bilmem ama şu an “insan kendini  çevreye katarak”keşfi tercih etmelidir. Böyle bir çaba içinde olmak daha saygıdeğer geliyor bana.  En azından çevreyi kendimiz için çıkış noktası yapmak daha bir bencilce davranış gibi. İnce bir ayrım gerektiren bir mevzu. 

Bilen bilir, seyr-i sülûk bir iç yolculuktur. Dervişlerin iç terbiyesi. İçerde neler olduğu ise bir muamma.  Geleneğin böylesine köklü bir kavramını rahatça kullanmak elbette eleştirilebilir, ancak modern zamanlarda geleneğin târ ü mâr olduğu da bir vakıa ise seyr-i sülûk denen şey biraz da mîrî malıdır.  Yine de endişeliyim ve bu sebeple bu yolculuğa “bir garip” sıfatını ekleyerek kendimi mazur göstermek istedim. Kadim ve otantik olan her şeyin bir garip hâle büründüğü günümüzde kendime çokta haksızlık etmeyeyim. Neticede herkes kendi hikayesinin peşinde ve kendi yolunun izini sürüyor ya da kendi yolcuğunun peşinde. Ama yine de kendi yolculuğumuz denen şeyin narsist bir arayış olmasından çekiniyorum. Zira kadim kavramları konteksinden koparıp günümüze taşımak gerçeklik denen bir şey varsa eğer bizzat ona zarar verebilir. Hüsnü zan naiftir ama biraz ötesi aptallık olabilir.

Somutlaştırırsam; bu bir turistik yolculuk değildir. Turistik bir gezinin de elbette anlamı vardır ama aslında bizi anlamdan uzaklaşırıyormuş gibi gelir bana.  Anlamın zaman boyutu şüphesiz vardır.  Bu yüzden olgunlaşma denen şey her halükarda güzeldir.  Ziyadesiyle aşındırdığım ve daha da aşındıracağım bir yolda; yaşanmışlıklar, kaygılar, umutlar, endişeler, hüzünler, neşeler ve daha bir sürü duygunun içiçe geçtiği bir yolculukta benim payıma ne düşer bilmem. Öncesi ve sonrası var;  o yüzden olsa gerek anı şahit tutmaktır istediğim. Hep böyleydi zaten de şimdi farklı olan ise yollarda gördüklerimi en somut hali ile anlatayım istiyorum. Misal “şu yolun kenarındaki ağaç” diye cümleyeye başlayayım ve hemen akabimde ayak ucumdan ufuk çizgisine kadar ne görüyorsam anlatayım istiyorum. Kırlangıçlar uçsun mesela. Ya da kış mevsimi herkesin büyük şehirlere gittiği bir köyde, yaşlı bir amca ile oturup sohbet edeyim. Ya da her zaman ki gibi otobüse bineyim ve mola yerlerindeki en taze çayı anlatayım. Mevsim bu sefer yaz olsun. Şarkıdaki gibi adalarda eteklerin uçuştuğu türden bir yaz mevsimi. Böyle devam etsin. Bitmesin.

Millet Kıraathanesi Üzerine

Malum seçim sath-ı mailine girdik ve hararetli tartışmalardan birisi de “millet kıraathanesi”. Tartışmak iyidir. Bu bağlamda, bu yazı “kahvehane, kütüphane, kıraathane, kafe gibi şehir mekânlarına” ilgi duyan birisinin tartışmaya katkısı olarak okunabilir. Hemen yazının başında ifade etmek gerekirse son yıllarda hem ülkemizde hem de dünya da bu tür mekânlar üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı ve epey bir literatürün biriktiği de ifade edilmelidir. Genel olarak, popüler ve akademik diye ayrılan bu çalışmalarda üç yaklaşım vardır. Birincisi, şehir ve kültür tarihi çerçevesinde genelde nostaljik bakış ile yapılan güzellemeler iken ikinci yaklaşım mekânları tasvir etme çabasındadır. Son olarak, Habermas’ın kamusal alan ve kahvehane ile kurduğu ilişki ile beraber, sosyalleşme, kamusal alan, toplumsal cinsiyet gibi kavramların izini bu tür mekanlar üzerinden süren çalışmalar da son zamanlarda artmıştır.

Sosyal bilimlerdeki ‘mekâna dönüş’ ve özellikle gündelik hayatın mekânlarına dair ilginin artması ile beraber mekân kavramının anlamı da değişmiş, dönüşmüş ve hatta bana göre genişlemiştir. Buna göre mekân hem fiziksel hem de bireysel ve toplumsal unsurları içinde barındıran bir bütündür. Yani, “uzam, özne ve toplumsal yapının” birleşmesi de denilebilir.

Peki “millet kıraathanesi” şehrin  ya da bizim hikayemizin neresine düşer?

Siyasetçilerin ve medyadaki köşe sahiplerinin tartışmayı daha bir üst perdeden ve genelleyi bir şekilde yapmaları doğaldır. Oysa gündelik hayatta bunun anlamı nedir gibi sorular, bana göre, oldukça önemlidir. O yüzden bu ülkenin okur yazarı olarak bunu kendi hikayemden bağımsız düşünemiyorum.

  1. İl Halk Kütüphaneleri neden sevilmez?

Öyle ya da böyle kitaplarla arası iyi olan bir öğrenci olarak haliyle yolum okul kütüphanesi ve ilk halk kütüphanesine düşmüştür. Fakat buraları hiç sevemedim. İlk zamanlar sorunun benden kaynaklandığını düşünmüştüm ama zamanla bunun bir sorun olmadığını ve illa bir sorun ise çok sebepli olduğu kanaatine vardım. Şöyle ki; lise yıllarımda il halk kütüphanesine, üniversite yıllarımda üniversite kütüphanesine “su şişesi” ile girmek yasaktı. Kahve ve çay zaten sokulmazdı. O yüzden kütüphaneleri hiç bir zaman tercih edemedim. Yalnız hemen kütüphanenin dışında kantin var ise ve orada içecekler ucuz ise bir şekilde yolum kütüphaneye düşse de genelde tercih ettiğim yer çayın ucuz ve karışanın az olduğu çay ocakları idi. Çoğu kitabı, dergiyi ve gazeteyi buralarda okurdum. Bu tip yerler çokta konforlu değildir ama kütühanelerden daha rahat olduğu da kesindir. Bana göre Türkiye’de milletin doğrudan muhatap olduğu il halk kütüphaneleri “evet işte orada bir bina var, git ve oku” diye düşünülmüş, sert kuralları ve memur soğukluğu” olan mekânlardır. Elbette çalışanı ve fiziki ortamıyla tüm kütüphane ortamını bir anda harcamamak lazım ama bahsetmeye çalıştığım durum; bizde kütüphaneler diğer tüm resmi binalar gibi resmidir. Bazı kütüphanelerde bilgisayarımı şarj edecek priz bulamamamı zaten normal karşılarken “bilgisayara gireceksen kütüphanede ne işin var” diye bir söylemle karşılaşmış biri olarak bazı şeylerin çok yavaş değiştiğini de ifade etmek gerekir. Kısaca ben ve çevremde okuma yazmaya meraklı kişiler genelde kütüphanelerden uzak durmuştur. Bu bir vakıadır.

Misak-ı milli sınırları dışında da kütüphaneler görmem bu konuda fikrimi değiştirdi. Gerçekten değiştirdi. İçinde kitap olduğu için kütüphanelere zaten saygım vardı ama bu saygı sevgiye dönüştü. Londra’da bizdeki ilk halk kütüphanelerine benzer her ilçe belediyesinin kütüphaneleri benim de uğradığım yerlerdi bazen. Bu kütüphanelerin en önemli özelliği ilçenin merkezi caddesinde olduğu için ulaşımın kolay olmasıydı bana göre. Bunun haricinde binanın geniş ve ferah olması ise bir diğer özellikti. Yolda şarjım biterse bazen buralara uğrardım zira çoğu kütüphanenin girişinde sadece bir sürü prizlerin olduğu yerler vardı. Biraz içerde gazeteler ve dergiler. Köşede bilgisayarlar ve daha ilerde okuma salonları. Farklı farklı sandalyeler ve koltuklar. Buralar tipik halk kütüphaneleri idi ve içinde gerçekten her türlü insan var idi. Kütüphaneler belediyeye ait olduğu kurs gibi faaliyetlerin merkezi de buralar idi. Londra’daki üniversite kütüphaneleri ve British Library gibi kütüphaneler konumuz dışı olduğu için burda anlatmaya gerek yok.

Konu bence sadece kütüphane değil. Zira ben Londra’da da fazla kütüphaneye gitmezdim. Okuduğu kitabı çantasında taşıyan biri olarak İstanbul bizlere neler sunmaktadır ve bizler nerde okuruz sorusu daha önemlidir.

  1. Biz nerde okuyabiliriz

Ev şüphesiz okuma eylemi için en önemli yerdir. Lakin yeterli değildir. Özellikle büyük şehirlerde bazen bilerek ve isteyerek bazen de zaruretten vaktimizin çoğu dışarıda geçer. O halde dışarıda nerde okuyabiliriz. Ya da bir öğrenci nerde ders çalışır.

İlk akla gelen kütüphanelerdir ama çoğu zaman ulaşımı zordur. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı da tercih edilmeyebilir. Dolayısıyla alternatif yerler lazımdır. Bu açıdan bakınca ilk akla gelen yer kafelerdir. Peki kafeler okumak için uygun mudur?

Günümüzde dünyanın çoğu yerinde küresel kafe zincirlerini görmek mümkündür. Sevelim sevmeyelim ama bu tür mekanların tercih edilmesinin sebepleri üzerine durmak gerekir. Peki kafelerin hikayesi her yerde aynı mıdır ya da bir Avrupa şehrindeki kafe ile Türkiye’deki kafeler aynı mıdır?  Son yıllarda Türkiye’de de kafe sayısındaki ciddi artışı da göz önüne alırsak acaba bu kafeler kitap okumak için ya da ders çalışmak için uygun mudur?

Kesinlikle değildir. Birincisi bizde kafelerin çoğunda yüksek sesli müzik çalar ve masa düzeni ders çalışmak isteyenlere göre kurgulanmamıştır. Bu gürültüye rağmen kitaplarıyla kafeye gelen öğrenci grubu kafe işletmecisi tarafından pek sevilmemektedir. Yaşadığım iki tecrübeyi burda paylaşsam yeridir. Birincisi, Beşiktaş’ta. Ben otururken üç öğrenci kafeye geldiler ve defter kitaplarını açtılar. Biraz sonra garson geldi ve bir öğrencilerden biri çay istedi. Garson biraz sonra tekrar gelip hepiniz sipariş vermek zorundasınız, patron öyle diyor deyince çocuklar kalktılar ve gittiler. Kafeler öğrenciler için pahalıdır ve öğrenciler kafeye gittikleri zaman çok  fazla bir şey içmedikleri için işletmeci tarafından sevilmezler. İkinci örnek, Nevşehir’den. Her şehre üniversite açılması ile beraber şehirlerin yapısı da değişmiştir ve üniversite çevrelerinde yoğun bir şekilde kafeler açılmıştır. Bu kafelerin çoğu gürültülüdür ve hiçbirinde ders çalışan ya da kitap okuyan kimseyi göremezsiniz. Bir kafe nispeten daha a gürültüsüz olduğu için sınav zamanlarında öğrencilerin tercih ettiği bir yerdir. Bu sene ise öğrencilerin az olduğunu görünce, kafe çalışanlarından birine durumu sorduğumda şöyle cevap vermiş “Sorma hocam, zor da olsa kestik ayaklarını burdan. Geliyorlar sabah akşama kadar bir çay içip gidiyorlar”. İşletme sahibi şüphesiz kendine göre haklıdır ama kafelerde ders çalışmak isteyen öğrenciye yer olmadığı da bir vakıadır.

Oysa “üçüncü mekân” kavramı ile de ifade edilen kafeler, Avrupa ülkelerinde bambaşbadır. Küresel kafe diye küçümsediğimiz kafelere sabah gir ve gün boyu sadece bir kahve iç sorun değildir. Sınırsız internet vardır. Kimse gelip bir şey içiyor musun diye sormaz. Müzik yoktur. Kendin istersen kulaklığını takar dinlersin. Çoğu burayı ofis olarak kullanır. Bizde de elbette bu tür kafeler vardır ancak Türkiye’de kafelerin çoğu kitap okumak ve ders çalışmak için uygun değildir. Zaten o tür yerlerde istenmezler de. Kendi şahsım adıma; İstanbul’da börekçiler ve çay ocakları hala kitap okumak için en uygun yerlerdir. Hem bayat çay içip kazık yemiyorsun hem de kafan şişmiyor. Ama buralar “geçici çözüm”lerdir.

Bu açıdan bakınca “millet kıraathaneleri” ciddiye alınması gereken bir projedir. Okuma mekanlarına dair alternatiflerin artması her zaman faydalıdır. Peki buralar nasıl olmalıdır. Açıkçası İSAM örneği önümüzde duran en güzel örnekdir ve bize ziyadesiyle fikir vermektedir. 

  1. İSAM Kütüphanesini neden seviyoruz

Nedeni çok basit; beton denizi İstanbul’un içinde bir vaha olduğu için. Kütüphanenin etrafının ağaçlarla çevrili olması zaten başlıbaşına bir rüya gibi.  Kütüphanenin içi ferah. Okumaya ve yazmaya uygun. Yazın serin kışın sıcak. Ama en önemlisi, arada mola verdiğin zaman kütüphanenin hemen yanındaki çay ocağının varlığı. Çayın 10 kuruş olmasıdır. Daha bitmedi; öğle yemeğinin ucuz olmasıdır. Bir öğrenci İSAM’a gittiği zaman hem şehrin keşmekeşinden hem de pahalılığından uzak olduğu için çalışmasına daha rahat yoğunlaşabiliyor. İSAM konforludur. Belki basit gibi görülebilir ama köşede duran su sebili bile insanın içine ferahlık verir.

Netice olarak, özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin ve okur yazar tayfanın en çok ihtiyaç duyguğu şeylerden birisi de oturacakları “mekân”dır. Binaların tasarımı, çevre ile uyumu, içindeki sosyal imkanlar teknik konulardır ve halledilir ama böylesi yerlerin çok büyük bir ihtiyaç olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok: Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne girmek için sıra bekleyen öğrencilere şöyle bir bakmak yeter. Olmadı; yanlarına gidip neden başka yerleri ya da kütüphaneleri değil de burayı tercih ediyorsunuz diye sormak yeterlidir.

Çekoslovak Tarihi’nden Bir Kesit

İzini sürmeyi düşündüğüm bir konu hakkında İCOSS-Nisan 2018’de bir sunum yaptım. Bu konunun ilgimi çekme sebepleri; Birincisi, bizim hikayemizde önemli bir yeri olan Birinci Dünya Savaşı, acaba küçük ve yeni kurulan bir devletin zaviyesinden nasıl görülüyor. Ayrıca Çek tarihinin ve düşüncesinin derinleriklerine yol alma çabası. İkincisi, Rus tarihi için oldukça önemli olan Bolşevik İhtilali öncesinde ve sonrasında neler olduğu. Son olarak, “Derin Asya” nın önemli bir parçası olan Sibirya ve çevresi. Bu vesile ile sunumun özetini aşağıya koyuyorum. Umarım tez zamanda bu konuda yazılan şeyleri Çekçe’den de okuyabilirim. Umarım.

Birinci Dünya Savaşı Esnasında Çekoslovak Lejyonerlerin Trans Sibirya Yolculuğu

Birinci Dünya Savaşı’na kadar kendine ait bir devleti olmamış Çekler ve Slovaklar savaş öncesinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaydı. 19.yüzyılda belli bir ivme kazanan Çek ve Slovak ulusal bilinci, I. Dünya Savaşı’nı bağımsızlık için fırsat bilerek savaşta Avusturya Macaristan İmparatorluğu karşısında İtilaf Devletleri’nin yanında yer almıştır. İlk olarak 1914 yılında Rusya’da yaşayan Çek ve Slovak gönüllülerden oluşan ve zamanla sayıları altmış bini bulan Çekoslovak Lejyonerler, Rus Çarlığı Ordusu içinde Zborov Muharebesi’nde savaştıktan sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalinin olması ve Bolşeviklerin savaştan çekilmesi ile durumları tamamen değişmiştir. Bu çalışmada, ilk olarak savaş sonrası Çekoslovakya Devleti’nin ordusunu oluşturacak olan Çekoslovak Lejyonerlerin nasıl oluştuğu, Rusya ile hangi cephelerde savaştığı, Bolşevik İhtilali’nden sonra Çarlık Rusya’sının yanında yer alarak Bolşeviklere karşı verdikleri mücadele üzerinde durulacaktır. Daha sonra ise, İtilaf Devletleri’ni destek amacıyla Fransa’ya gitmek için Rusya’nın batısındaki Panda’dan Rusya’nın doğusunda Pasifik kıyısında yer alan liman şehri Vladivostok’a kadar devam eden Trans-Sibirya yolculuğu tarihi coğrafya perspektifinde ele alınacaktır”