Yeniden Fareler ve İnsanlar

Sonbahar ne çabuk geldi. Böyledir bu; yaz bütün davetkârlığı ile gelir ve gider. Artık durup bir etrafa bakınma vaktidir. Kaçmaya, bir yerlere gitmeye gerek yoktur. Hiç bir şehir davet etmez bizi. Güzel olan ise, mevsim sonbahar olunca şehir gelir bize. Hem de bütün ihtişamı ile. Şehir lisan-ı hâl ile gülümserken, sormayın biz insanlarda da bir naz ve niyaz. Gölgeye sığınsak olmaz; güneşe çıksak olmaz. Bütün bu naz niyaz arasında eskiler bulur bizi. Eylül eskilerin bit pazarına çıktığı bir aydır.

George’un Lennie’yi vurdugu sahne insanın içine nasıl işlemesin. Yüzünü tabiata dönmüş sevinç içinde George’un gelecege dair hayallerini dinliyor. Ona sorular soruyor. Az önce bir kadını öldürmüş olduğundan haberi bile olmadan. “Tavsanlari da besleyecek miyim George diye sorarken ki hali gözleri nemlendiriyor.

En sevdiğim romanlardan birisidir Fareler ve İnsanlar. Döner döner bakarım. Bu okumamda dikkatimi çeken ise “Candy” oldu. Yaşlı bir insanın kenara atılma korkusuna dair satırlar. Kenara atılmamak için  tanımadığı birine elinde avucunda ne varsa verebilecek bir ruh hali. Hem de gerçekleşme ihtimali çok düşük olan bir hayal için.

Ne kadar da çok insan var öyle. Bir hayal. Gercekleşmesi mümkün olmayan bir hayal ile yaşayan insanlar. Bulut gibi zihnin her yanını sarmış hayaller içinden gelecege bakan ama yalın gerçeğin içinde ezilen zavallı insan. Elbette yaşlı amcamız Candy’ye acıyacak değilim.  Kendimizi kenara çekip bir roman kahramanını kolaylıkla nesneleştirebiliriz. Horatius’un sözünü biraz güncellersek oysa bütün hikayeler bir parça bizim hikayemiz…

Dünyayı Saran Turist Gözü

Son iki hafta içinde üç kez Derinkuyu Yeraltı Şehri‘ne gittim. Zaten bildiğim bir yer. Lakin yine de bu üç ziyaretin hepsi de birbirinden bağımsız bir deneyim. Üzerimde rehber rolü olan bu üç gezinin birincisi yabancı biriyle, ikincisi eski arkadaşlarla ve üçüncüsü de yeğenimleydi. Hemen hemen her şeyin turistik bir faaliyet olarak görülebileceği ilk gezide en güzeli en güzel şekilde ve en güzel anda anlatmak yegane gayemdi.  Seçilen mekanlar ve üslup kurgusaldı. Misafirin gideceği yerlerin bir listesi zaten mevcut ve aynı zamanda o yerlere dair yaşanması muhtemel duygular da belli gibi.  Dünyanın herhangi bir yerindeki pratiklerle az ya da çok benzer faaliyetler söz konusu. İçerik farklı ama üslup aynı. Kısaca bir büyü yaratma ve hayatın en eşsiz anlarını yakalama çabası. İkinci gezimiz de aynı güzergâhlar üzerindeydi ama daha esnekti. Şahsi araba ile yapılan bir gezi. Görülecek yerler yine belli bir plan dahilindeydi ama içinde eğlencenin olduğu ve hatıraların yad edildiği bir geziydi. Eski dostlarla bir hasbihal söz konusu. Bütün bunlara rağmen bu geziye turistik bir faaliyet denilebilir. Zira her gidilen yerlerde “aa buraya iyi ki gelmişiz” nidaları zaten gezinin az da olsa kurgusal yanını gösteriyor. Bu iki gezinin hemen peşinden üçüncü geziye dair içimde bir istek yoktu.  Öyle ya peşpeşe aynı yere üç kez gidilir mi? Lakin hiç sıkıcı olmadı. Tam tersi güzel oldu.  Daha evden çıkarken plansız idik. Yeğenimin illa bir yeri görmek benim de  rehberlik yapmak gibi bir arzım yoktu. Daha Nevşehir merkezden Derinkuyu otobüslerine binerken her şey spontane gelişti. Gittiğimiz yere dair bilgi vermedim yeğenime. Onun da zaten bilgi ister bir hali yoktu. Yerlaltı şehrine indik ve sonra kasaba merkezine giderek bir çay bahçesine gittik. O an yine fark ettim ki, bir turizm denilen faaliyet bizi mekana yabancılaştırıyor. Orda bir kurgusal mekanlar ve faaliyet varken hemen yanıbaşımızda bir hayat akar ve biz o hayatı göremeyiz bile. Belki o hayata dahil olmamız mümkün değildir ancak kıyısından kenarından dokunulabilir. Çay bahçesinde çay içenler, okey oynayanlar, sıcaktan bunalmış sokak köpekleri arasında ben taze çayımı yudumlarken yeğenimde Niğde gazozunu içti. O esnada şu soru geldi aklıma: Kurgusallık ve otantiklik veya sanallık ve gerçeklik arasındaki sınır nerde başlar ve biter? Ya da bir sınır var mı?

Her yerin birbirine benzediği bilinen bir olgu. Bunun pratik yanları mutlaka vardır,  lakin “yerlerin birbirine benzerliği” nden neşet eden yeni ruh halleri derin etkilerler içimize çörekleniyor ve hatta bizatihi bu olgu üzerinden çağdaş coğrafi düşüncenin izi sürülebilir.  Soru şudur; Günümüzde bir yeri gezmek demek ne demekdir? Eskiden farkı nedir? Turistik bir yeri ziyaret bizlerde ne gibi hisler uyandırır? Bildiğimiz bir yerde, örneğin deniz kıyısında bir gezinti ya da bir kır sefası ile turistik bir yeri ziyaret arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bu ve benzeri soruları şu soruya indirgeyebiliriz: “Bizim gözümüz nerelere nasıl bakar”

Haddini aşan nostaljik bir bakışın olguları sakatladığını, değişen dünyayı anlamamızı engellediğini ve hatta bizi kesif bir karamsarlık içinde kıvrandırdığını düşünen biri olarak bir kenara geçip üstenci bir üslupla konuşacak değilim. Hikaye aynı zamanda benim de hikayem. Belki biraz postmodernist bakış olacak ama bu bizzat benim öykümün genel geçer anlatılarla çakışan yanlarını görme çabası. Ona eklemlenmesi. Yaşadığım dünyanın karşısında keyifle onu nesneleştirip, eş zamanlı olarak,  yine o dünyanın içine dalıp dalıp yüzmekte diyebiliriz buna. Malum insan ibn’ül vakittir. Buna mekanı da eklersek insan zamanın ve mekanın çocuğudur da diyebiliriz. Aynı anda neo-Kant ve post-Kant nasıl olunuyorsa öyle bir durum işte. Bir garip deneme yani.

Bu olguyu düşünürken şöyle konu başlıkları geldi aklıma: 

  • Otantik olan ile kurgusal olanın yer değiştirmesi
  • Gündelik hayatın küreselleşen pratikleri
  • Tüketim nesnesi olan ve metalaşan mekânlar
  • Tik koyarak gezmek ya da koşuşturmaca 
  • Görmek ve görünmek arasındaki fark

Peki güzel olan bir şey yok mu ya da yaşadığımız an o kadar mı kötü!..Sanmıyorum. Eğer hayatı bir şeylere indiriyorsak ve mevzulara öyle bakıyorsak manzarada bir donukluk ve bulanıklık olması kaçınılmazdır. Oysa dünya ya da hayat anbean vuku bulan bir şey. Yani anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Güzel olan ise biz insanlar da o anlamın içindeyiz: “Varım o halde düşünüyorum” da denilebilir buna sanırım. Heideger’in kulakları çınlasın.  

Ben her şeye rağmen modern olanın bir duygu olarak içimizi sarması gerektiğini ve şehrin sokaklarında gezinirken içimizi bir otantikliğin sardığını düşünüyorum. Hâlâ. Hatta bu parçalı postmodernist söylemlerin zehrini içmekten ziyade yekpare bir anın, bir aydınlanmanın arayışı içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. İlla teşbih olacaksa az da olsa içimizde bir yerlerde varolduğunu umduğumuz flanörü yaşatmalıyız. Küresel ve turistik bir göze sahip aylak adam belki sıkıcıdır ama yine de bu zamanın ve mekânın vardır bir ruhu. Yort savul!..

Yollarda Bir Garip Seyr-i Sülûk

Hangi şaire ya da yazara referans vereceğini bilmeden, kaybolmuşken, daha şık bir ifadeyle, körün parmak uçları gibi karanlıklar içinde yol alıyorum desem, bence bu lüzumsuz bir metafor olur. Öyle ya gecenin orta yerinde kahve, müzik ve biraz  da adamın başında kavak yelleri esiyorsa bu bir tuzaktır. Bile bile bu tuzağa düşüyor olmamız ise bir başka garipliktir. Daha yazının başında bir aforizma savuracak olursam; “Aslolan yol ve yolculuk ise melankoli yola düşen sistir”. Sıkıcı bir durum ayrıca. Yine de melankoli deyip bir anda silmemek lazım. Ama bence aradaki hudut çizgisi çok incedir.  Yazı çizi işi ile uğraşan bir kişi, hele hele sosyal bilimler alanında kalem oynatıyorsa “salt içerden” mırıldanma çukuruna düşmemeli. Bu durumun hemen karşısında meselelere karşı çok uzakta kalmak ya da onları yalnızca nesneler alanında görme tehlikesi de vardır. İleri de fikrim değişir mi bilmem ama şu an “insan kendini  çevreye katarak”keşfi tercih etmelidir. Böyle bir çaba içinde olmak daha saygıdeğer geliyor bana.  En azından çevreyi kendimiz için çıkış noktası yapmak daha bir bencilce davranış gibi. İnce bir ayrım gerektiren bir mevzu. 

Bilen bilir, seyr-i sülûk bir iç yolculuktur. Dervişlerin iç terbiyesi. İçerde neler olduğu ise bir muamma.  Geleneğin böylesine köklü bir kavramını rahatça kullanmak elbette eleştirilebilir, ancak modern zamanlarda geleneğin târ ü mâr olduğu da bir vakıa ise seyr-i sülûk denen şey biraz da mîrî malıdır.  Yine de endişeliyim ve bu sebeple bu yolculuğa “bir garip” sıfatını ekleyerek kendimi mazur göstermek istedim. Kadim ve otantik olan her şeyin bir garip hâle büründüğü günümüzde kendime çokta haksızlık etmeyeyim. Neticede herkes kendi hikayesinin peşinde ve kendi yolunun izini sürüyor ya da kendi yolcuğunun peşinde. Ama yine de kendi yolculuğumuz denen şeyin narsist bir arayış olmasından çekiniyorum. Zira kadim kavramları konteksinden koparıp günümüze taşımak gerçeklik denen bir şey varsa eğer bizzat ona zarar verebilir. Hüsnü zan naiftir ama biraz ötesi aptallık olabilir.

Somutlaştırırsam; bu bir turistik yolculuk değildir. Turistik bir gezinin de elbette anlamı vardır ama aslında bizi anlamdan uzaklaşırıyormuş gibi gelir bana.  Anlamın zaman boyutu şüphesiz vardır.  Bu yüzden olgunlaşma denen şey her halükarda güzeldir.  Ziyadesiyle aşındırdığım ve daha da aşındıracağım bir yolda; yaşanmışlıklar, kaygılar, umutlar, endişeler, hüzünler, neşeler ve daha bir sürü duygunun içiçe geçtiği bir yolculukta benim payıma ne düşer bilmem. Öncesi ve sonrası var;  o yüzden olsa gerek anı şahit tutmaktır istediğim. Hep böyleydi zaten de şimdi farklı olan ise yollarda gördüklerimi en somut hali ile anlatayım istiyorum. Misal “şu yolun kenarındaki ağaç” diye cümleyeye başlayayım ve hemen akabimde ayak ucumdan ufuk çizgisine kadar ne görüyorsam anlatayım istiyorum. Kırlangıçlar uçsun mesela. Ya da kış mevsimi herkesin büyük şehirlere gittiği bir köyde, yaşlı bir amca ile oturup sohbet edeyim. Ya da her zaman ki gibi otobüse bineyim ve mola yerlerindeki en taze çayı anlatayım. Mevsim bu sefer yaz olsun. Şarkıdaki gibi adalarda eteklerin uçuştuğu türden bir yaz mevsimi. Böyle devam etsin. Bitmesin.

Millet Kıraathanesi Üzerine

Malum seçim sath-ı mailine girdik ve hararetli tartışmalardan birisi de “millet kıraathanesi”. Tartışmak iyidir. Bu bağlamda, bu yazı “kahvehane, kütüphane, kıraathane, kafe gibi şehir mekânlarına” ilgi duyan birisinin tartışmaya katkısı olarak okunabilir. Hemen yazının başında ifade etmek gerekirse son yıllarda hem ülkemizde hem de dünya da bu tür mekânlar üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı ve epey bir literatürün biriktiği de ifade edilmelidir. Genel olarak, popüler ve akademik diye ayrılan bu çalışmalarda üç yaklaşım vardır. Birincisi, şehir ve kültür tarihi çerçevesinde genelde nostaljik bakış ile yapılan güzellemeler iken ikinci yaklaşım mekânları tasvir etme çabasındadır. Son olarak, Habermas’ın kamusal alan ve kahvehane ile kurduğu ilişki ile beraber, sosyalleşme, kamusal alan, toplumsal cinsiyet gibi kavramların izini bu tür mekanlar üzerinden süren çalışmalar da son zamanlarda artmıştır.

Sosyal bilimlerdeki ‘mekâna dönüş’ ve özellikle gündelik hayatın mekânlarına dair ilginin artması ile beraber mekân kavramının anlamı da değişmiş, dönüşmüş ve hatta bana göre genişlemiştir. Buna göre mekân hem fiziksel hem de bireysel ve toplumsal unsurları içinde barındıran bir bütündür. Yani, “uzam, özne ve toplumsal yapının” birleşmesi de denilebilir.

Peki “millet kıraathanesi” şehrin  ya da bizim hikayemizin neresine düşer?

Siyasetçilerin ve medyadaki köşe sahiplerinin tartışmayı daha bir üst perdeden ve genelleyi bir şekilde yapmaları doğaldır. Oysa gündelik hayatta bunun anlamı nedir gibi sorular, bana göre, oldukça önemlidir. O yüzden bu ülkenin okur yazarı olarak bunu kendi hikayemden bağımsız düşünemiyorum.

  1. İl Halk Kütüphaneleri neden sevilmez?

Öyle ya da böyle kitaplarla arası iyi olan bir öğrenci olarak haliyle yolum okul kütüphanesi ve ilk halk kütüphanesine düşmüştür. Fakat buraları hiç sevemedim. İlk zamanlar sorunun benden kaynaklandığını düşünmüştüm ama zamanla bunun bir sorun olmadığını ve illa bir sorun ise çok sebepli olduğu kanaatine vardım. Şöyle ki; lise yıllarımda il halk kütüphanesine, üniversite yıllarımda üniversite kütüphanesine “su şişesi” ile girmek yasaktı. Kahve ve çay zaten sokulmazdı. O yüzden kütüphaneleri hiç bir zaman tercih edemedim. Yalnız hemen kütüphanenin dışında kantin var ise ve orada içecekler ucuz ise bir şekilde yolum kütüphaneye düşse de genelde tercih ettiğim yer çayın ucuz ve karışanın az olduğu çay ocakları idi. Çoğu kitabı, dergiyi ve gazeteyi buralarda okurdum. Bu tip yerler çokta konforlu değildir ama kütühanelerden daha rahat olduğu da kesindir. Bana göre Türkiye’de milletin doğrudan muhatap olduğu il halk kütüphaneleri “evet işte orada bir bina var, git ve oku” diye düşünülmüş, sert kuralları ve memur soğukluğu” olan mekânlardır. Elbette çalışanı ve fiziki ortamıyla tüm kütüphane ortamını bir anda harcamamak lazım ama bahsetmeye çalıştığım durum; bizde kütüphaneler diğer tüm resmi binalar gibi resmidir. Bazı kütüphanelerde bilgisayarımı şarj edecek priz bulamamamı zaten normal karşılarken “bilgisayara gireceksen kütüphanede ne işin var” diye bir söylemle karşılaşmış biri olarak bazı şeylerin çok yavaş değiştiğini de ifade etmek gerekir. Kısaca ben ve çevremde okuma yazmaya meraklı kişiler genelde kütüphanelerden uzak durmuştur. Bu bir vakıadır.

Misak-ı milli sınırları dışında da kütüphaneler görmem bu konuda fikrimi değiştirdi. Gerçekten değiştirdi. İçinde kitap olduğu için kütüphanelere zaten saygım vardı ama bu saygı sevgiye dönüştü. Londra’da bizdeki ilk halk kütüphanelerine benzer her ilçe belediyesinin kütüphaneleri benim de uğradığım yerlerdi bazen. Bu kütüphanelerin en önemli özelliği ilçenin merkezi caddesinde olduğu için ulaşımın kolay olmasıydı bana göre. Bunun haricinde binanın geniş ve ferah olması ise bir diğer özellikti. Yolda şarjım biterse bazen buralara uğrardım zira çoğu kütüphanenin girişinde sadece bir sürü prizlerin olduğu yerler vardı. Biraz içerde gazeteler ve dergiler. Köşede bilgisayarlar ve daha ilerde okuma salonları. Farklı farklı sandalyeler ve koltuklar. Buralar tipik halk kütüphaneleri idi ve içinde gerçekten her türlü insan var idi. Kütüphaneler belediyeye ait olduğu kurs gibi faaliyetlerin merkezi de buralar idi. Londra’daki üniversite kütüphaneleri ve British Library gibi kütüphaneler konumuz dışı olduğu için burda anlatmaya gerek yok.

Konu bence sadece kütüphane değil. Zira ben Londra’da da fazla kütüphaneye gitmezdim. Okuduğu kitabı çantasında taşıyan biri olarak İstanbul bizlere neler sunmaktadır ve bizler nerde okuruz sorusu daha önemlidir.

  1. Biz nerde okuyabiliriz

Ev şüphesiz okuma eylemi için en önemli yerdir. Lakin yeterli değildir. Özellikle büyük şehirlerde bazen bilerek ve isteyerek bazen de zaruretten vaktimizin çoğu dışarıda geçer. O halde dışarıda nerde okuyabiliriz. Ya da bir öğrenci nerde ders çalışır.

İlk akla gelen kütüphanelerdir ama çoğu zaman ulaşımı zordur. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı da tercih edilmeyebilir. Dolayısıyla alternatif yerler lazımdır. Bu açıdan bakınca ilk akla gelen yer kafelerdir. Peki kafeler okumak için uygun mudur?

Günümüzde dünyanın çoğu yerinde küresel kafe zincirlerini görmek mümkündür. Sevelim sevmeyelim ama bu tür mekanların tercih edilmesinin sebepleri üzerine durmak gerekir. Peki kafelerin hikayesi her yerde aynı mıdır ya da bir Avrupa şehrindeki kafe ile Türkiye’deki kafeler aynı mıdır?  Son yıllarda Türkiye’de de kafe sayısındaki ciddi artışı da göz önüne alırsak acaba bu kafeler kitap okumak için ya da ders çalışmak için uygun mudur?

Kesinlikle değildir. Birincisi bizde kafelerin çoğunda yüksek sesli müzik çalar ve masa düzeni ders çalışmak isteyenlere göre kurgulanmamıştır. Bu gürültüye rağmen kitaplarıyla kafeye gelen öğrenci grubu kafe işletmecisi tarafından pek sevilmemektedir. Yaşadığım iki tecrübeyi burda paylaşsam yeridir. Birincisi, Beşiktaş’ta. Ben otururken üç öğrenci kafeye geldiler ve defter kitaplarını açtılar. Biraz sonra garson geldi ve bir öğrencilerden biri çay istedi. Garson biraz sonra tekrar gelip hepiniz sipariş vermek zorundasınız, patron öyle diyor deyince çocuklar kalktılar ve gittiler. Kafeler öğrenciler için pahalıdır ve öğrenciler kafeye gittikleri zaman çok  fazla bir şey içmedikleri için işletmeci tarafından sevilmezler. İkinci örnek, Nevşehir’den. Her şehre üniversite açılması ile beraber şehirlerin yapısı da değişmiştir ve üniversite çevrelerinde yoğun bir şekilde kafeler açılmıştır. Bu kafelerin çoğu gürültülüdür ve hiçbirinde ders çalışan ya da kitap okuyan kimseyi göremezsiniz. Bir kafe nispeten daha a gürültüsüz olduğu için sınav zamanlarında öğrencilerin tercih ettiği bir yerdir. Bu sene ise öğrencilerin az olduğunu görünce, kafe çalışanlarından birine durumu sorduğumda şöyle cevap vermiş “Sorma hocam, zor da olsa kestik ayaklarını burdan. Geliyorlar sabah akşama kadar bir çay içip gidiyorlar”. İşletme sahibi şüphesiz kendine göre haklıdır ama kafelerde ders çalışmak isteyen öğrenciye yer olmadığı da bir vakıadır.

Oysa “üçüncü mekân” kavramı ile de ifade edilen kafeler, Avrupa ülkelerinde bambaşbadır. Küresel kafe diye küçümsediğimiz kafelere sabah gir ve gün boyu sadece bir kahve iç sorun değildir. Sınırsız internet vardır. Kimse gelip bir şey içiyor musun diye sormaz. Müzik yoktur. Kendin istersen kulaklığını takar dinlersin. Çoğu burayı ofis olarak kullanır. Bizde de elbette bu tür kafeler vardır ancak Türkiye’de kafelerin çoğu kitap okumak ve ders çalışmak için uygun değildir. Zaten o tür yerlerde istenmezler de. Kendi şahsım adıma; İstanbul’da börekçiler ve çay ocakları hala kitap okumak için en uygun yerlerdir. Hem bayat çay içip kazık yemiyorsun hem de kafan şişmiyor. Ama buralar “geçici çözüm”lerdir.

Bu açıdan bakınca “millet kıraathaneleri” ciddiye alınması gereken bir projedir. Okuma mekanlarına dair alternatiflerin artması her zaman faydalıdır. Peki buralar nasıl olmalıdır. Açıkçası İSAM örneği önümüzde duran en güzel örnekdir ve bize ziyadesiyle fikir vermektedir. 

  1. İSAM Kütüphanesini neden seviyoruz

Nedeni çok basit; beton denizi İstanbul’un içinde bir vaha olduğu için. Kütüphanenin etrafının ağaçlarla çevrili olması zaten başlıbaşına bir rüya gibi.  Kütüphanenin içi ferah. Okumaya ve yazmaya uygun. Yazın serin kışın sıcak. Ama en önemlisi, arada mola verdiğin zaman kütüphanenin hemen yanındaki çay ocağının varlığı. Çayın 10 kuruş olmasıdır. Daha bitmedi; öğle yemeğinin ucuz olmasıdır. Bir öğrenci İSAM’a gittiği zaman hem şehrin keşmekeşinden hem de pahalılığından uzak olduğu için çalışmasına daha rahat yoğunlaşabiliyor. İSAM konforludur. Belki basit gibi görülebilir ama köşede duran su sebili bile insanın içine ferahlık verir.

Netice olarak, özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin ve okur yazar tayfanın en çok ihtiyaç duyguğu şeylerden birisi de oturacakları “mekân”dır. Binaların tasarımı, çevre ile uyumu, içindeki sosyal imkanlar teknik konulardır ve halledilir ama böylesi yerlerin çok büyük bir ihtiyaç olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok: Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne girmek için sıra bekleyen öğrencilere şöyle bir bakmak yeter. Olmadı; yanlarına gidip neden başka yerleri ya da kütüphaneleri değil de burayı tercih ediyorsunuz diye sormak yeterlidir.

Çekoslovak Tarihi’nden Bir Kesit

İzini sürmeyi düşündüğüm bir konu hakkında İCOSS-Nisan 2018’de bir sunum yaptım. Bu konunun ilgimi çekme sebepleri; Birincisi, bizim hikayemizde önemli bir yeri olan Birinci Dünya Savaşı, acaba küçük ve yeni kurulan bir devletin zaviyesinden nasıl görülüyor. Ayrıca Çek tarihinin ve düşüncesinin derinleriklerine yol alma çabası. İkincisi, Rus tarihi için oldukça önemli olan Bolşevik İhtilali öncesinde ve sonrasında neler olduğu. Son olarak, “Derin Asya” nın önemli bir parçası olan Sibirya ve çevresi. Bu vesile ile sunumun özetini aşağıya koyuyorum. Umarım tez zamanda bu konuda yazılan şeyleri Çekçe’den de okuyabilirim. Umarım.

Birinci Dünya Savaşı Esnasında Çekoslovak Lejyonerlerin Trans Sibirya Yolculuğu

Birinci Dünya Savaşı’na kadar kendine ait bir devleti olmamış Çekler ve Slovaklar savaş öncesinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaydı. 19.yüzyılda belli bir ivme kazanan Çek ve Slovak ulusal bilinci, I. Dünya Savaşı’nı bağımsızlık için fırsat bilerek savaşta Avusturya Macaristan İmparatorluğu karşısında İtilaf Devletleri’nin yanında yer almıştır. İlk olarak 1914 yılında Rusya’da yaşayan Çek ve Slovak gönüllülerden oluşan ve zamanla sayıları altmış bini bulan Çekoslovak Lejyonerler, Rus Çarlığı Ordusu içinde Zborov Muharebesi’nde savaştıktan sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalinin olması ve Bolşeviklerin savaştan çekilmesi ile durumları tamamen değişmiştir. Bu çalışmada, ilk olarak savaş sonrası Çekoslovakya Devleti’nin ordusunu oluşturacak olan Çekoslovak Lejyonerlerin nasıl oluştuğu, Rusya ile hangi cephelerde savaştığı, Bolşevik İhtilali’nden sonra Çarlık Rusya’sının yanında yer alarak Bolşeviklere karşı verdikleri mücadele üzerinde durulacaktır. Daha sonra ise, İtilaf Devletleri’ni destek amacıyla Fransa’ya gitmek için Rusya’nın batısındaki Panda’dan Rusya’nın doğusunda Pasifik kıyısında yer alan liman şehri Vladivostok’a kadar devam eden Trans-Sibirya yolculuğu tarihi coğrafya perspektifinde ele alınacaktır”

Büyülü Bir Resmin Ardından; Miloš Forman ölmüş

2000’li yılların başı. Sürekli gittiğim bir kafenin hemen girişindeki duvarda asılı bir resim. Diğer duvarlarda da başka resimler. Resim de denmez,  film afişleri bunlar. Ne zaman gitsem ve nereye otursam o afişe gözüm takılırdı. Bir adam muzipçe yukarı doğru bakıyor. Jack Nickholson’dan başkası değil o istihza dolu gülüşü ile bir yerlere bakan adam. İngilizce’ye yeni yeni merak duyduğum zamanlar olduğu için olsa gerek zaten zihnimde çoktan yer etmiş afişte yazan filmin adı: “One Flew Over The Cockoo’s Nest”. Uzun bir süre izlemedim o filmi. Filmin adının da anlamına bakmadım. Ama o görüntü hep aklımda yer etti. O kafede  muzip insanlar çok olduğu için mi nedir sanki o afişteki adam da kahve müdavimlerinden biri gibiydi. Sanırım nesnelerin mekânlarda insanlarla sarmaş dolaş olmasının bir örneği.  Sonra o filmi izledim ben. Film aklıma “Guguk Kuşu” olarak yer etti. Ama afişi zinimde orjinal adı ile kaldı.

Daha sonra ise bu filmin yönetmeni oskarlı Miloš  Forman‘ın Çek asıllı olduğunu öğrendim ve hemencecik fimle beraber yönetmenini de kendi hikayemin içinde bir köşeye yerleştiriverdim. Bir başka sevdim.

O kafe çoktan kapandı.  O duvarda şimdi ne var bilmiyorum. 1931 doğumlu yönetmen 13 Nisan’da 87 yaşında vefat etmiş. ne diyelim; toprağı bol olsun.

Mekanın Seçkinleştirilmesi (Gentrification)

En genel ifadeyle, alt sınıfa mensup insanların yaşadığı semtlere orta-üst sınıfın yerleşmesi. Sınıf derken ekomik anlam kastediyorum. Değişik türleri vardır. Daha doğrusu mekânın “seçkinleştirilmesi” anlamına gelen bu süreç her yerde farklı bir hâl alabiliyor. Ülkemizde ise durum üç aşağı beş yukarı şöyle; Bir defa olay şehir merkezindedir. Ya da eskiden şehir dışı olsa da günümüzde şehir içindedir. Gentrification’a tabi semtlerin geçmişe ait hikayeleri de farklı olabilir.Kimi mahalleler bütün geçmişi boyunca fakirdir. Kimileri ise geçmişte zenginlerin ve elitlerin tercih ettiği mekanlardır. Geçmişte mahallenin meskunları ister fakir olsun ister zengin, bu kavramın uygulanacağı yerlerin günümüzde yoksul, fakir ve öteki kabul edilen insanlardan oluşması gerekir.

Dar gelirlilerin iskan tuttuğu semtlere üst gelir grubuna ait insanların yerleşmek istemesiyle başlar süreç. Buralar tehlikeli yerlerde olsa, binaları metruk da olsa, sakinleri daha alt seviyede de olsa; şehrin merkezinde yer aldığı için cazip yerledir. Gelirler ve yüksek bedellerle binaları kiralarlar ya sa satın alırlar. Buralara nispeten lüks kafe, restorant, sanat galerileri vb açarlar. Semt sakinleri eski kira bedelleriyle evlerinde kalamaz olur. Çünkü yan bina binlerce dolara kiraya verilmiştir ve bunu gören ev sahibi kirayı artırmak ister, daha doğrusu eski kiracıyı çıkarmak ister. Çünkü ev sahibinin istediği kirayı yalnız mahallenin müstakbel sakinleri verebilir. Bu durumda mahalle sakinleri yavaş yavaş buraları terk etmek zorunda kalırlar. Terketme öncesinde ve terketme esnasında vurdu kırdı olması cepheden çekilme psikolojisidir.

İstanbul’daki vakıaya en güzel örnek Sulukule, Balat, Cihangir, Galata, Tophane, Tarlabaşı semtleridir. Konu İstanbul olunca, her yer, her semt, her mahalle nevi şahsına münhasır olduğu için, yukarıda ismi zikredilen semtlerin “gentrification” süreci de ayrı ayrı değerlendirmelidir. Mesela dünyada bu vakıanın görüldüğü her yerde mahallenin sakinleri süreçten rahatsızdır ve yerel idare bu rahatsızlığı gidermek için az veya çok sosyal projeler geliştirmeye çalışır. Fakat Sulukule örneğine baktığımızda rahatlıkla görürüz ki mahalle sakinlerinin fikirleri, geçmişleri, değerleri tamamen yok sayılmıştır ve hatta yok edilmiştir. Olması gereken mahallenin dokusu zedelenmeden ve mahallenin dâhili-harici sorunları göz önüne alınarak kentsel dönüşüm süreci oluşturmaktı. Bir mahalleyi yok etmek aynı zamanda bir kültürü yok etmektir. Sulukule mahallesi ne kadar olumsuz çağrışımları olursa olsun “bize ait” ve şehrin hafızasında izleri olan bir mahalledir, mahalleydi. Yıkılan mahallenin yerine inşa edilecek Osmanlı mimari tarzında evlerin ne kadar bizden olduğu tartışılır. Şeklin ve betonun; kültüre ve ruha yine galip gelmesi. Belli bir kültürü olan mahallelere dair işlem yaparken oldukça dikkatli olunmalıdır. Karagümrük, Balat, Çarşamba vb gibi köklü mahalle kültürü olan yerlerde yenilik yapılırken geçmişten günümüze gelmiş ve geleceğe intikal edecek olan ya da etmesi gereken sosyal dokuyu zedelememeye dikkat edilmelidir. Yenilik her şeyden önce semt sakinlerine bir şeyler katmalıdır. Oysa İstanbul’un en radikal kentsel dönüşüm örneklerinden biri olan Sulukule Mahallesi’nde Sulukuleliler, bu dönüşümden bir şey kazanmadıkları gibi yok sayılmışlardır. “Sulukuleliler” ifadesi bir aidiyetin adıyken, bu semt yok edildiği için, amahallenin eski sakinlerine  artık Sulukuleliler değil de çingene diyeceğimiz yaşanan dönüşümün ilk ve en önemli yansımasıdır. Eski Sulukulelilerin bir çoğunun geceleri Karagümrük meydanında cümbür cemaat çaylarını yudumlaması sosyal doku, sosyal yapı denen şeyin aslında az da olsa ciddiye alınması gerektiğinin göstergesi değil midir? Ya da Karagümrük Mahallesi de bir dönüşümden  mi geçmelidir?

Gentrification kavramı Türkçe’ye ilk zamanlarda genellikle “soylulaştırma” olarak tercüme edilip kullanışmıştır. Ancak sınıfsal bir çağrışım yaptığı için doğru bir çeviri değildir. Bazı kaynaklarda “kente geri dönüş hareketi” olarak adlandırılan süreç bazı çalışmalarda “mahallenin canlandırılması”(neighborhood revilazition) olarak adlandırılmıştır. Bazı çalışmalarda “kentsel sızma”, “ seçkinleştirme” olarak isimlendirilen kavram ülkemizde en çok “Kentsel Dönüşüm” olarak bilinmektedir.

“Kentsel Dönüşüm” son 10 yıldır tedavülde olan bir kavram. Peki bu kavramın tedavülde olmasının arka planında neler vardır? Bunu anlamak için öncesine bakmak yani kentsel dönüşüme konu olan yerlerde yaşanan göç olayını iyi analiz etmek gerekir. Türkiye 1950 yılından sonra köyden şehre doğru hızlı göç yaşamaya başlamış bir ülkedir. 1950’lerde İstanbul’a gelen ilk kuşak hakkında yapılan araştırmalar bu göçmenlerin farklı dinamiklerle boşalmakta olan Fatih, Eminönü, Beyoğlu’nun tarihi konut alanlarına yerleşerek bu alanları kendilerine göre uyarladığını göstermektedir. Bu tarihi semtlerin yeni sakinleri Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden gelen göçmenler olmuştur. Bu kuşağın çocukları olan ikinci kuşak arasında şehre tutunamayanlar kaybolup gitse de belli bir bölümü sermaye birikimi ve siyasete olan etkileri ile şehrin geleceğinde önemli aktörler olmaya başlamıştır. Bu sürece daha sonra gelen göçleri de eklersek durum daha kaotik bir hâl alır. 1950 yılından sonra yaşanan göç ile beraber semtin eski sakinleri semti çoktan terk etmişken, ilk gelen göçmenlerin tarihi yapıyı kendilerine göre uyarlamasından sonra ikinci kuşak da bu tarihi konut alanlarını terk etmiştir. Bu alanlara nispeten daha yeni olan göçmenler yerleşmiştir. Bugün tarihi semtlerde iskân edenleri suçlayanların ebeveynlerinin bir kuşak önce aynı suçlamalara maruz kalması ayrı bir sosyolojik olgudur? İstanbul’u mahvettiler sözünü çokça kullananların bir zamanlar aynı ithamlarla karşı karşı karşıya kalmış olması ve bu unutmuş gözükmeleri görece sınıf atlamanın  işaretidir ya da acaba eski göçmenler bu mekanları şehrin yeni göçmenlerine layık mı görmüyorlar?..

Bunlar üzerinde durulması gereken konulardır. Kentsel Dönüşüm ama neye dönüşüm. Var olan dönüşüm acaba tarihi olana mı dönüştür yoksa bütün dönüşüm sadece ekonomik alanda mı yaşanmaktadır. Ve bu dönüşüm yaşanırken toplumsal unsurlara ne kadar dikkat edilmektedir?..

Gentrification süreci kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu kaçınılmaz olan süreçten zarar almadan nasıl faydalı çıkılabileceği ya da zarar alınıyorsa en az zararla nasıl çıkılacağı üzerinde durmak gerekir.

Genel olarak iki yaklaşım vardır: Gentrificiation, kimilerine göre “silici ve sosyal coğrafyayı yok edici” olarak değerlendirilirken kimilerine göre “ kent parçalarının geri dönüşümü, yükseltilmesi ve rönesansı” olarak kabul edilir. Açıkça görüleceği gibi birinci yaklaşım olgunun olumsuz yanlarına dikkat çekmeye çalışırken ikinci yaklaşım ise ağır basan pozitif yandır. İster birinci yaklaşım olsun ister ikinci yaklaşım olsun şu bir gerçektir ki süreç kaçınılmazdır.

Süreci daha iyi anlamak için bu iki yaklaşımın bileşenlerini aynı anda doğru analiz etmek gereklidir. Kaotik bir ortamın oluşacağı bu süreçte süreci etkileyen unsurların hiçbiri ihmal edilmeden bütüncül bir bakış açısı yani sosyal, kültürel, ekonomik ve politik unsurların hepsi göz önüne alınarak incelenmelidir: ” Sosyo-kültürel bileşenler (yeni orta sınıfın tüketim kalıpları, değişen demografik yapısı ve yaşam şekli; kültürel faktörler; cinsiyet; ırk ve eğitim), Ekonomik bileşenler(ekonomik değer farklılıkları, arsa ve konut pazarı, ekonomik yeniden yapılanma, yeni konut üretimi ve ulaşım maliyetleri) Politik bileşenlerin(devlet politikaları ve devlet yardımları). Bütün bu bileşenlerin etkisiyle yaşanacak değişimler de sadece mimari alanda değildir: Muhtemel değişimler: Sınıfsal değişim, değer artışı ve buna bağlı yerinden edilme, ticaretin yapısında yaşanan değişim, yapıların fiziksel iyileşmesi” 1

İstanbul’da kentsel dönüşüme konu olan alanlar 4 başlık altında gruplandırılabilir.

  1. Birinci dalgada süreç bireysel girişimlerle şekillenmiştir. (Arnavutköy,Ortaköy, Kuzguncuk).
  2. İkinci dalgada süreç yoğun kültür ve eğlence etkinlikleri çevresinde şekillenmiştir. (Galata, Cihangir, Asmalımescit)
  3. Üçüncü dalgada süreç daha organize bir şekilde hazırlanan kamusal yatırım projeleri üzerinden biçimlenmiştir. (Fener, Balat)
  4. Dördüncü dalgada ise, kamulaştırma çalışmaları ile etki alanı daha geniş ancak sosyal yönü oldukça zayıf projeler hazırlanmaya başlamıştır. Sulukule Projesi ile başlayan dördüncü dalgadaki yenileme projelerinde ekonomik kalkınma ve rant en büyük dinamiği oluştururken, yatırımcılar süreçte en büyük rolü üstlenmektedir.
1. Begüm Şişmanyazıcı, Hülya Turgut Yıldız, Mimarlık Dergisi 352,  “Tarihî Kentsel Alanlarda “Toplumsal ve Mekânsal Yeniden Yapılanma”: Fener ve Balat Örneği”

Pek Kişisel Bir Yazı

Nerede okuduğumu bilmiyorum ama şöyle bir sahneydi,  hatırlıyorum: "Hikayenin kahramanı bir yere gidiyor. Sanırım tarihi bir yer. Ya da o kişi için önemli bir yer. Adam yürüyor ve bir an duraklıyor, elini taştan duvara koyduktan sonra bir şeyler olur ve zaman bambaşka bir hâle bürünür". O sahne büyülemişti beni. Aslında bilinen bir temadır bu. Bazen geçmiş bize gelir; bazen de biz geçmişe gideriz. Yine hatırlıyorum; kitabın o sayfasında içtiğim kahvenin yudumu bir başka olmuştu. Peki neden?

Hayatımızın bir çok anında geçmişe doğru gideriz. Lakin adını hatırlamadığım kitapta sanırım beni etkileyen adamın ne geçmişe gitmesi ne de mâzinin o ana gelmesidir. Aklımda tek kalan o yoğunluk.

Genelde her şey "yaşanmışlıklar ya da hatıralar" ile açıklanır. Öyle ya yaşayageldiğimiz şeyler birikir ve ansızın bir yerlerde karşımıza çıkar. Şüphesiz bu önemlidir. Lakin sebep sırf bu olmasa gerek. Daha küçüklükten itibaren çok eski bir yere (sonradan tarihî sıfatı imdada yetişir) gittiğimde daha o an ortamın büyüsüne kapılırdım. Sessizleşirdim. Gariptir o an farkına bile varmadığım bir sürü duygu içiçe geçerdi.

Bu kadar lafı neden mi ettim. Şundan;

İkisi örtüştü. Biri bir şarkı, diğeri de bir kitap. Şu aralar Moğollar'ın "Yolum Seninle" adlı şarkısını dinliyorum. Nasıl rastladı isem "Sevmek Zamanı" adlı filmden görüntüler eşliğinde. O film de gariptir benim için. Her şey net, her şey açık ve hatta tüm söylenenler çocukça söylenmiş olsa bile nedense o filmi severim. Sanırım, görüntü ve metaforlar hiç kavga etmeden kolkola gittiği için bu filmi seviyorum olsa gerek. Diğeri ise; şarkı ve filme dair görüntülerin haricinde Walter Benjamin'in Pasajlar  adlı kitabıdır. Kitaba dair çok şey söylemek isterim lakin şu an tek söyleyebileceğim bu kitapta okuduğum her cümle "yoğunluk" hissi veriyor. Elbette kitap, şarkı ve filmin birbiri ile doğrudan hiç bir bağı yok. O yüzden başlıkta da ifade edildiği gibi bu yazı pek bir kişisel yazı. İlla bir şey söylenecekse; "Pasajlar" ın söyledikleri gerçekten güzel şeyler. Bu ise bahs-i diğer. 

İçimizdeki Mekân ve Mahalle

Biz bir “yer”de yaşarız ve o yaşadığımız yerin bir takım özellikleri vardır. Dağlık ya da düz olmasından tutunda ikliminin sert veya mutedil olmasına kadar birçok nitelikleri vardır.  O yeri bir bütün olarak düşündüğümüzde akla, genel olarak, mekân kavramı gelir. Ji Fu Tuan: “Mekân kavramı yer kavramından daha soyuttur” derken, aynı zamanda,  mekânın izahının ve analiz edilmesinin biraz daha çetrefilli olduğunu ifade etmektedir.

Gaston Bachelard,  “Mekân’ın Poetikası” adlı kitabında “imge”lerin bilimsel (ya da daha doğru bir ifade ile bilimci" metotlarla anlaşılmasının mümkün olmadığını; salt aklı esas alan açıklamaların ayrı bir yaratılma süreci olan imgelerin ilk sebebinin anlaşılmasında kifayetsiz kalacağı ifade edilir.

Peki, dünyanın ve hayatın en önemli imgelerinden biri olan “mekân”ı tanımak ve bilmek için ne yapmalıyız? Yüzyıllardır içinde insanların yaşadığı, her bir insan tekinin içinde ömür geçirdiği mekânları anlamak için ne gerekmektedir?

Yi Fi Tuan’ın “Space and Place” adlı kitabının girişindeki örnek dikkate değerdir. Danimarka’daki bir şatoyu gezen fizikçi şöyle sorar ve hemen peşinden cevap verir:

Bu şatoda Hamletin yaşadığını bilmeseydik, acaba bu şato gözümüze nasıl gözükürdü? Sadece taş ve tuğladan ibaret kalmaz mıydı!.. Ama biz Hamlet’in orada yaşadığını bildiğimiz için oralara farklı gözlerle bakarız.

İçine Hamlet’in ruhu sinmiş bir mekân elbetti ki artık yalnızca bir mekân değildir; çok daha ötesidir. Belki de daha doğru bir ifade ile mekân denen şey gerçektende bu içine insan sinmiş mekânlardır. Peki, bu mekânın çok daha ötesinde olanlar dediğimiz şey mekana dâhil midir; yoksa mekanla alakası olmayan şeyler midir? Burası önemli bir noktadır. Çünkü bu nokta Coğrafya’nın sınırlarını da belirlemektedir. Sınırların daha hümanistik olana doğru kayması doğrudur. Çünkü içinde insan olmayan bir mekânı analiz etmek eksik olacaktır. Hele artık tabiatla bağı neredeyse kopma noktasına gelen bir insanın yaşadığı yeri anlamak için elbette ki insanın içinde olan mekâna konsantre olmalıyız.

Coğrafya çoktan beridir tercihini zaten beşeri olana doğru yapmıştır. Coğrafya ile ilgisi olmayanlar için coğrafya hâlâ dağ, tepe, ova, yağmur, kar, rüzgâr gibi tabiat olaylarından ibaret bir şey iken Coğrafya’nın, projektörlerini beşerî olana çevirmesi yeni bir olgu değildir. Coğrafya’nın dikkatini mekânın içindeki insana çevirmesiyle ilgili epey bir külliyat oluşmuştur. Kültürel farklıklar, nüfus özellikleri, yerleşme tipleri, mekânsal sınıf çatışmaları vb konular mekân içindeki insana ait konulardır.  “Bir imge olarak mekân”ı anlamada bu tip yaklaşımlar elbette ki zaruridir ancak yeterli değildir. Bu tip yaklaşımlar mekânın bilimsel fotoğraflarını çekmede faydalıdır ancak üç boyutun ötesindeki bir mekânı anlamada, maalesef, yetersiz kalacaktır. Günümüzde nesnelerin çok boyutluluğu ve hatta boyutsuzluğunun bilimsel bir veri olduğu kabul edilirse, mekanın sadece determinist ve pozitivist bir yaklaşımla anlaşılma çabasının yetersiz kalması normaldir.

Eğer mekânı anlama çabasının içine bir bütün olarak insan katılmazsa her şey yarım kalır. Bütün olarak insan dediğimiz zaman insanın beden sahibi olmasına dair somutluğu kastettiğimiz gibi hatıraların, hayallerin vb sahibi olan insanın soyutluğunu da kastederiz. İşte bu insandır mekânın öznesi.

Mekânı insanlar yaratır. Her yaratma bir anlamdır. Yüzyıllardır oluşturula gelen şehirleri bir de biz bireyler kendi içimizde yeniden oluştururuz. Aynı zamanda insanı da mekân yaratır. Gerçi bu yazıda her ne kadar mekâna ve mahalleye dair duygularımı ifade etmeyi amaçlasam da mahalle denen şeyin yapısal bir boyutu olduğunu da göz önünden bulundurmak zorundayım. Yapısalcı coğrafya perpespektifinden bakılırsa; "mahallenin çocuğu" olmak aynı zamanda sosyo-ekonomik/kültürel olanın bir ürünü olmaktır. Mahalle üst bir yapının temsilidir. O yüzden işin içine duygusal ve yapısal olan eş zamanlı olarak girer. İşte böyle katmanlı anlamlar haline gelen bir yeri anlamak için istatistikler, analizler, yorumlar vb;  bize yalnız ve yalnız o mekân hakkında veriler sunar. Bu veriler önemsiz değildir. Çok önemlidir. Ancak yetersiz olduğu da gözden kaçmamalıdır. 

Peki Coğrafyacının görevi veri sunmak mıdır. Hem evet hem hayır. Evet; çünkü dayanağı olmayan bir bilimsel çalışma fantezi olmaya mahkûmdur. Aklın anlamaya çalışırken doğal olarak akıl yürütmeye ihtiyacı vardır. Bunun içinde veri toplanmalıdır. Hayır; çünkü sadece bilgiden ibaret olan bir çalışma o mekânın bütününü anlamada yetersizdir. İçinde Hamlet’in ruhu dolaşmamış bir şatonun diğerinden farkı yoktur. Bir fark mutlaka vardır denilse bile onlar öze dair farklardan ziyade ayrıntıya dayalı ve kavramların künhünü kavramaya yönelik olmayan farklardır.

İçinde Hamlet’in ruhunu taşıyan mekânlar; yani İnsanoğlunun yüzyıllardır acılarını, sevinçlerini, üzüntüleri, tasalarını, düşlerini; kısaca hatıralarını barındıran mekanlar gerçekten de “anlamlı mekanlardır”. İşte Coğrafyacının görevi de böyle bir mekânı keşfetmeye çalışmaktır.

II

Bu noktadan hareketle kendi kişisel mekân algılarımız Coğrafya içinde önemli yer tutar.

Mekâna dair birçok aidiyetlerimiz vardır. Bir evin odasından evrene kadar uzanan varlığımız yaşadığı yerlerden birçok mana tevarüs eder. Ülkemizdeki önemli mekân birimlerinden biri olan “mahalle”nin hayatımızdaki yeri oldukça farklıdır. Mahrem mekânımız olan hanenin dış hayata ilk açıldığı yer olan mahalleyi anlamak ile, aynı zamanda, evimize yani varlığımıza giren ilk etkileri de anlamış oluruz. Bir mahalle sakini olmak, bir mahalleli olmak hayatımızda oldukça önemli yer tutar. Günümüzde mahalle denen olgu, özellikle büyük şehirlerde, önemini kaybetse de hâlâ “yer” e ayrı bir anlam katmaya devam etmektedir. Bu yüzden incelemeye değerdir.

Mahalle fikrine dair kendi kişisel tecrübem “mahalle” denen yerin hayatımızdaki izdüşümünü görmek için faydalı bir örnek olacaktır:

Ben Karadeniz’in bir sahil şehrinde doğdum ve büyüdüm. Anadolu’nun diğer yerlerinden görece modern olan ama büyük şehirlere nazaran daha geride kalmış olan bu sahil şehrinde 1980’li yılların toplumsal şartları içinde hayata dair ilk nüveler oluştu.

Şimdi nüfusu yetmiş bin olan ama benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde bizim bir de mahallemiz vardı. İlginçtir; az önce kurduğum cümlede “biz” zamirini kullandım. Cümleyi şöyle de kurabilirdim; “Benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde benim bir de mahallem vardı”. Ama cümleyi böyle kurmadım. “Ben” yerine “biz” zamirini tercih etmem aslında mahalle kavramının insan için ne anlama geldiğini de açıklar. Çünkü insan bir mahalleye ait olduğunu ifade ettiği zaman gayr-i ihtiyari  biz kelimesini kullanır. Mahalle, aileden sonra gelen ve toplumsal hayatımızda önemli bir yer tutan aidiyetlerimizden biridir.

Ayfer Tunç’un “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı kitabını okuduğum zaman, benim çocukluğumun geçtiği zamanlarda Türkiye’nin hemen hemen her yerinde benzer şeylerin yaşandığını; sokaktaki çocukların benzer oyunları oynadığını, her evde izlenen pembe dizilere benzer tepkiler verildiğini görmek beni epey heyecanlandırmıştı. Demek ki herkesin anneleri geceleri saklambaç oynayan çocukları ısrarla eve çağırmalarına rağmen çocukların dışarıda kalmak istediğini sokakları vardı!… Demek ki herkes bizim mahallemizin çocukları gibi Kara Şimşek adlı dizi başladığında sokakları terk ediyordu. Demek ki sinemaya gitmek tüm mahallelerde kadınlar cemaatinin toplu bir fiiliydi. Demek ki bütün mahalleler aşağı yukarı aynıydı.

Benim mahallem şehrin kenarında bir mahalle idi. Nüfusun fazla, sosyoekonomik şartların nispeten düşük olduğu, köyden şehre göç ile oluşmuş bir mahalle. Göçle gelen nüfusun oluşturduğu bir mahalle olmasına rağmen, mahallemiz şehrin içine katılan unsurları kendi içinde eritebildiği zamanlarda oluştuğu için şehrin kültürel özelliklerini içinde barındırırdı. O zamanlardan kalan bir hatıra Türkiye’deki göç olayının gelişimi hakkında güzel bir örnek olacaktır. Çocukluğumda nadir de olsa mahallemizi, şehrimizi terk edip İstanbul’a yerleşen aileler vardı. Bu aileler yaz tatilleri için memleketlerine geri döndükleri zaman; eskiden mahallemizin çocuğu olan arkadaşımızın konuşmasının değiştiğini görünce alay ederdik. Derdik ki: “ Aaaa sen İstanbul çocuğu olmuşsun”. Ailesi İstanbul’a göç eden arkadaşımızın konuşması kısa sürede değişirdi. İstanbul ağzı ile konuşmaları bize fazla naif geldiği için; ya da onlar bizim mahalleyi bırakıp gittiklerinden dolayı onları ötekileştirip dalga geçerdik. O zamanlarda İstanbul’a göç eden taşralıları İstanbul kendi kültürel yapısı içinde eritebiliyordu. Göçün çok hızlandığı ve İstanbullu olan insanların göç edenlere oranla daha az olduğu günümüzde ise, göç edenlerin İstanbul’u kendilerine benzetmesi doğal bir süreçtir.

İşte benim mahallemde; göç ile oluşmuş ama şehrin kültürel yapısı içinde eriyebilmiş bir mahalle idi. Buna rağmen bir “kenar mahalle” idi. Bir varoştu. Şehrin merkezi ile mahallemizi bir ırmak ayırırdı. Irmak aslında birçok şey için de bir sınır çizgisiydi. Mahallemizin resmi isminin haricinde bir de takma adı vardı ki bu ad mahalle sakinleri için bir gurur vesilesi iken mahalle dışında olanlar için bir dışlama aracıydı. Mahallemizin resmi adının haricindeki takma adı “Eyalet” idi. Sosyal durumu izah için gayet isabetli bir isimdi. Zira siyasal bilimler literatüründe yarı özerklik anlamına gelen eyalet kelimesi mahallenin durumunu özetliyordu. Bir şehre ait ama kendini şehrin genelinden ayrı gören insanların mahallesi. Bana göre, mahallemizde çok keskin bir sınıfsal oluşum söz konusu değildi. Çünkü mahallenin bütün şehirle olan toplumsal yaşamı normal bir şekilde devam ediyordu. Ayrı olma hissi derin toplumsal kökleri olmayan, sonradan oluşmuş, yaşanılan yere ait bir farklı olma hali idi. Bu "dışlanma/dışta kalma işi çok daha derin ve girift bu olgudur. Sanırım bu konuda en güzel kitaplardan birisi; David Sibley'in "Geographies of Exclusion" adlı kitabıdır. 

Şehrimizin profesyonel bir futbol takımı vardı. Bunun haricinde şehirde diğer  takım, amatör ligde mücadele etse de, mahallemize eitti. Bu kendi başına farklı bir kimlik oluşturabiliyordu.

Mahallemizin iç kesiminde boş bir arsa vardı. Futbolla ilgilenen bütün çocuklar orada toplanırdı. Büyük ağabeylerimiz, yaşıtlarımız ve bizden küçük olanlar. Hem ağabeylerimiz, hem bizim kuşak, hem de bizden küçük kuşakların oluşturduğu; mahallenin en iyi top oynayan çocuklarından oluşan futbol takımlarımız vardı. Komşu mahallelerle maç yapardık. Onların boş arsasına giderdik, onlar bizimkine gelirdi. Kavga gürültü eksik olmazdı ve bu kavgalar büyürse bir anda mahalle kavgası olabilirdi. Küçükler arasında başlayan bir kavga bir anda büyüklerin meselesi de olabilirdi ve biz senenin değişik zamanlarında büyük mahalle kavgalarına şahit olurduk. Bu kalabalık mahalle kavgaları çok büyük olaylar olmadan nasıl bitiyordu anlamazdım ama şimdi geriye dönüp baktığımda yapılanın bir grup gösterisinden başka bir şey olmadığını rahatlıkla görüyorum.

Mahallemiz vurdusu kırdısı ile tanınan bir mahalle idi.

Bu mahalleden olmak yerine göre avantaj olabiliyorken yerine göre de dezavantaj olabiliyordu. Lise son sınıfta okulumuzda iki matematik sınıfı vardı. İki sınıfın başarı seviyesi hemen hemen eşit olmasına rağmen bizim sınıf “eyaletli çocuklardan” ve köyden gelenlerden oluşuyordu. Biz kafamız o yaşlarda toplumsal mevzulara pek çalışmamasına rağmen bir ayrım yapıldığının farkındaydık. Ve diğer sınıftakiler çok iyi arkadaşlarımız olmasına rağmen  kendi mahallemiz üzerinden o sınıftaki arkadaşlarımız hakkında bir ötekileştirme oluşturuyorduk. Bunda okul idaresinin kabahati olduğunu bildiğimiz için mahallenin çalışkan öğrencileri olmamıza rağmen okulu pek de sevdiğimiz yoktu.

Avantajları da vardı. Sebepsiz kavgaların olduğu lise ortamında eyaletten olmak hatrı sayılır bir güvence idi. O mahalleden olmak, güçsüz de olsan, sana kimsenin takılamaması demektir.

Ve daha bir çok özellikler sıralanabilir mahalleye dair…

Şu an çocukluğumun geçtiği mahallede yaşamıyorum. Tatillerde ailemi ziyaret için geldiğim bu mahalledeki birçok değişim görmeme rağmen eskisi kadar kuvvetli olmamakla beraber, hâlâ, mahallenin gençleri arasında mahalleye ait bir aidiyet mevcuttur. Özellikle internetteki sosyal paylaşım ağlarında bu aidiyete ait birçok gruplar görmekteyim. Mahalle kavramı küreselleşen dünyada bile bir olgu olarak yaşamaya devam etmektedir.

Günümüzde mahallenin bittiği sürekli söylenen bir vakıadır. Bunda doğruluk payı vardır elbette; lakin bütün farklı çağrışımlara ve  farklı kavramsallaştırmalara rağmen eskilerin ifadesi ile mahalle, hâlâ, nev-i şahsına münhasır bir yerdir ve incelemeye değerdir.

ARAZİ ÇALIŞMASI RAPOR YAZIMI

Giriş

Sınıfta öğrenilen teorik bilgilerin pratiğe dönüştürülmesi için arazi çalışmaları oldukça önemlidir. Bu açıdan bakılırsa, coğrafyacı için “dışarıya çıkma”, “sahaya inme” araziye gitme” gibi eylemlerin yeri başkadır. Her ne kadar arazi çalışmaları kulağa hoş bir kavram gibi gelse de kendi içinde teknik zorlukları vardır. Eğlencelidir ama emek isteyen bir yanı vardır. Herşeysen önce belli bir plan ve üslup ile hazırlanmalıdır. Ancak bundan daha önemlisi, mutlaka “mekansal bir perspektif” yazının içine sindirilmelidir. Malum coğrafyacıyız

1.Ne, Niçin ve Nasıl

1.1. Ontoloji sorunu ya da “ne, nedir?

“Bilgi olmadan yorum olmaz” düsturundan hareketle yazı yazarken ilk amacımız bahsedilen coğrafi olgunun adını koymaktır. Örneğin, “Kapadokya Bölgesi’nde Peribacalarının Oluşumu”, “Nevşehir’deki Balon ve At Turizminin Gelişimi”, “Nevşehir’in Kavak Beldesi’ndeki Doğal Soğuk Hava Depoları”gibi.  Olgunun adını koymamız lazım ki ne aradığımızı ve nereye doğru yol alacağımızı bilelim. Buna bir nevi çerçeve çizmek de diyebiliriz.

Arazi çalışmasına çıkmadan önce “nevücoğrafya”nın sosyal medya hesaplarında yayınlanan “Arazi Çalışmasında Ele Alınacak Konular” başlığı altında yazılan şeyler bize fikir verebilir. Yazınızda ele alacağınız konuları burda seçebilirsiniz. 

1.2. Epistemoloji sorunu ya da “nasıl ya da nasıl oluşur?”

Meselenin adı konulduktan  ya da “ne” sorusuna cevap verildikten sonra ikinci adım ise “nasıl” sorusuna cevap aramaktır. Örneğin, “Kapadokya Bölgesi’nde Peribacaları nasıl oluşmuştur. Doğal  Soğuk Hava Deposu nasıl oluşmuştur?

Ne ve nasıl sorusu niçin sorusu ile de içiçedir. Kısaca, bir şeyin ne olduğunu tespit ettikten sonra ya da adını koyduktan sonra nasıl oluştuğunu, neden oluştuğunu dair bilmek coğrafyacının en önemli görevidir.

1.3. Zaman Boyutu ya da Süreç

Ele alınan meselelerin zaman boyutunun olduğu ve belli bir süreç içinde geliştiği, değiştiği, geliştiği ya da gerilediği göz önünde tutulmalıdır.

Örneğin, peribacalarının oluşum süreci, Nevşehir’de balon turizminin ne zaman başladığı be günümüze kadar nasıl bir gelişim gösterdiği.

1.4. İnsan ve çevre etkileşimi

Coğrafyanın en önemli kavramlarından birisi olan “insan ve çevre etkileşimine dair bakış açısı her zaman akılda tutulmalıdır.

Örneğin; Kavakta tüflü arazi bulundu için arazinin kazılması kolaydır ve bu yüzden bölgede oldukça fazla sayıda doğal soğuk hava depoları vardır.

2. Bilgi Toplama

2.1. Ön Araştırma: Arazi çalışması öncesinde kitap ve makale gibi kaynaklardan yapılan ön araştırmalar.

2.2. Gözlem: Birincil veri kaynaklarından birisi olan gözlem öğrencilerin kendini geliştirmesi ve bakış açısı kazanması için oldukça önemlidir.

2.3. Hocaların anlatımı: Arazi çalışmaları doğal bir sınıf ortamı gibidir. Sahasında uzman olan hocaların bizzat yerinde olgu ve olayları açıklaması öğrenci için en önemli bilgi kaynağıdır. Hatta denilebilir ki, bir arazi çalışmasının en önemli bilgi kaynağı hocaların anlatımıdır.

2.4. Karşılaştırmalı Bilgi Toplama: Ön araştırmalarda ve hocaların anlatımı ile elde edilen bilgiler bizim için asıl veri kaynağıdır. Ancak rapor yazılırken eksik bilgileri tamamlamak, bilgileri teyit etmek için makale ve kitaplara tekrar bakmak gerekir. Bu bağlamda internet bizim için önemli bir imkandır.

3. Farklı Yazma Şekilleri

3.1. Öznel Gezi Yazısı Formatı

Genelde arazi çalışmaları raporunun yazılmasında uygun görülmese de hem yazı yazma alışkanlığının kazanılması hem de belli bir üslubun oluşması için başlangıçta benimsenen bir tarzdır. Böyle bir tarzı benimseyen öğrenci rahatlıkla öznel ifadeler kullanabilir. Arazi çalışmasında yaptığı gözlemler, yaşadığı şeyler ve hocadan duyduğu şeyler bu tip yazı tarzında önemlidir.

Örnek

Öğle vakti geliyordu. Iyice yorulmuştuk. Güzel gidiyordu her şey ama sanki biraz koşturmaca içinde gidiyordu her şey. Uçhisar Kalesi’ndeki rüzgarlı havanın tersine burda yani Zelve Açık Hava Müzesi rüzgardan eser yoktu. Zaten burası da köşede bucakta kalmış gibiydi. Kimseler yoktu. Burası eskiden bir köymüş Hikayesi Şenay Güngör’ün dediği gibi:

Türkiye’nin birçok yerinde yer değiştirmeye örnekler vardır. Taş düşmesine bağlı olarak 1950’li yıllarda boşaltışmıştır. Burdakilerin taşındığı yerde Aktepe Köyü kurulmuş…

Vadi sessizdi. Yer yer vadiyi gezen turistler olsa da Göreme Açık Hava Müzesindeki gibi değildi. Kapadokya’nın karakteristik özelliklerini burda görmek mümkündür. Ali İmamoğlu’nun ifadeleriyle:

Yeryüzüne volkan unsurları çıktığı zaman öyle her yeri kaplayıp sıfırlamazlar. Öyle de olabilir ama nedirdir. Genelde eski topoğrafyaya uyum sağlarlar. Burda vadi varsa yine vadi vardır.  Kavak ignimbiriti ve zelve ignimbiriti farklı seviyelerde olabilir o yüzden…”

Ayrıca bahsedilen konu ile ilgili makale, kitap ve interne gibi farklı kaynaklardandan alıntı yapılabilir.

3.2. Akademik Yazı Formatı

Edilgen cümlelerin daha çok kullanıldığı bu tarz yazıda nesnel bir bakış hakimdir. “Bugün hava rüzgarlı” gibi öznel cümlelerin yerine “Uçhisarda yılın bu aylarında rüzgarlı hava gözlemlenmektedir” gibi nesnel ifadeler kullanılmalıdır. Duyguyu ifade etmekten ziyade bilgi vermek amaçtır. Bilgiler arasında sebep sonuç ilişkisi (nedensellik) kurmak oldukça önemlidir.

Örnek:

"1950’lere kadar köy yerleşimi olan Zelve taş düşmesi sonucu başka bir yere taşınmıştır. Daha sonra ise açık hava müzesi olarak turistik faaliyetlere konu olmuştur. Kapadokya’nın en önemli ören yerlerinden birisi olan Zelve Açık Hava Müzesi”…

Bu tarz bir yazıda grafikler ve haritalar verilebilir. Bilgi verirken mutlaka referans vermek gerekir. Kim demiş, hangi kitapta ya da makalede geçiyor?

Özetin Özeti ya da Benim Önerim

  1. Bu arazi raporunda öznel ve nesnel ifadeleri aynı anda kullanın.
  2. Bir şeyi anlatırken hocaların arazi çalışmasında anlattıklarını yukarıda gösterilen şekilde metne koyun. Metinde hocaları konuşturun yani.
  3. Dileyen başka kaynaklardan da alıntı yapabilir. Hocaları konuştururken ya da diğer kaynaklardan alıntı yaparken mutlaka tırnak içine alın.
  4. Bu yazıda, bence, kronolojik sırayı takip edin ve her gittiğimiz yere dair bir başlık koyun. Örneğin Kavak’taki soğuk hava depolarına dair bir başlık açın ve o başlık altında orayı anlatın. Başlıklar öznel ve nesnel olabilir.
  5. Yazı yazmak “yazı talimi” ile gelişecek bir şey. Bu yüzden rahat olun. Çekinmeyin. Ve yazın ki üslubumuz gelişsin.