Bir Arazi Çalışması Ardından

Ahmet Haşim, “geçici şair” der seyyahlar için ve gezi yazıları ile şiiri akraba sayar. Şüphesiz bu yazı bir gezi yazısı değil. Bir de şu var; gezilen yerleri ayrıntılı bir şekilde yazmak ya da o an kaleme almak sanki gereksiz fazlalık gibi geliyor bana. Gürültülü bir kalabalığın içinde konuşmak nasıl mümkün değilse her yerin turistik olduğu günümüzde yerler hakkında bilgi vermek beyhude bir yük.

Bir arazi çalışmamız oldu. Güzel ve eğlenceli idi. Bursa Cumalıkızık’tan başlayıp Denizli Pamukkale’de biten dört günlük bir gezi. Bir sürü yere uğradık ama onlardan bahsedecek değilim. Arazi çalışmasında öne çıkan mekan pratiklerinden bahsedeceğim; Rehberlik, öğretme, eğlenc gibi pratikler bir arazi çalışmasında birbirine girmiş şekildedir ve her an biri öne çıksa da hepsi yanyana ilerler. Ancak ben iki duruma dikkat çekeceğim;

1- Öğretme ve öğrenme arasında bir yerlerde, öylece, etrafı gezinirken, nedense öğrencilere bir şey anlatınca işin büyüsü kaçıyormuş gibi geliyor bana. Oysa bir yerde oturup, etrafı içinde hissetmeyi seven biri olarak kalabalık bir grup ile gezmek bana göre değil. İşin içine görülen yerleri anlatmak girince, bir anda çevre nesneleşiyor ve bir mesafe giriyor araya. Zaten çoğu yerin turistik olması, gezilen yerleri ziyadesiyle tüketilen bir eşya haline getiriyorken, buna ilave olarak, öğretme kaygısı ilk kez görülen yer ile bağ kurmayı zorlaştırıyor. Bütün bunlara rağmen, birkaç öğrenciyle Hierapolis Antik Şehri’ndeki amfitiyatro’ya çıktığımızda, bir köşede oturup, mekanı, o an esen rüzgar eşliğinde hissetmek diye bir şey var. Çok kısa da olsa, zaman o an durdu gibi. İşin güzel tarafı, öğrenciler de o an benzer durumdaydı. Bir büyülenme hali. Grubun çoğu aşağıda kaldığı için sayıca azdık. Gezi boyunca sürekli fotoğraf çekilirken o an orda,kısacık bir an da olsa kimsenin aklına fotoğraf çekmek gelmedi. Eğer gezilen yer ile hemhal olmak diye bir şey varsa, benim için bu durum amfitiyatroda oldu. Her şeye rağmen kalabalıklar içinde bile bir an zaman ve mekan ötesine akabiliyor insan.

2. Her bakan görmez derler ya hani, bir de yeni bir olgu olarak, görünmek diye bir şey var. Bu iyi mi kötü mü bilmem ama eskinin iç ve dış ayrımı açıklamıyor hiç bir şeyi. Görünme kaygısı yüzeysel deyip hüküm verebiliriz ama o kadar basit değil. Kendi adıma konuşursam, gezdiğim çoğu yere dair fotoğrafım yok. Ve sanırım kimsenin bilmemesi fikri, hala, hoşuma gidiyor. Çünkü özel olanın özelde kalması her şeye rağmen güzel. Arazi çalışması dönüşünde çoğu öğrencinin, “ne kadar da çok eğlenmişsiniz” ifadesi, benzer durumlarda duyulan bir şey. Eskiden farklı olarak, eylemler anlık paylaşılıyor. Hikayeler anlık akıyor ve onlar eş zamanlı olarak görünüyor. Yanımızda olmayanlar da yanımızda. Bir anlıkta olsa görüyor ve görünüyoruz. Yanyanayız. Gerçekten öyle mi acaba. Gezi sadece bu kadar mı? Malum, görsellik ve anlık olan çağın revaçta olan şeyleri. Yine de sel gider kum kalır misali, bütün bu bolca görsellikten ve anlık paylaşımlardan geriye bir şeyler kalsın ister insan. O yüzden, bir gezinin sonunda, söz uçar yazı kalır lafını uyarlayıp görüntü uçar ve geriye yine de yazı kalır diyebiliriz. Kısaca, bence her yeri görüntünün sarması bizi yanıltmasın, insan yine “metin” arıyor. İyi bir metin. Misal, amfitiyatroda yaşadığım anı, kısacık anı, anlatmaya kelimeler kifayetsizken, o an çekilen bir selfie ne anlatabilir ki!..Kim bilir ikisi de sonsuz hallerimizin farklı ve içiçe geçmiş yansımalarıdır.

Kanola Bahçeleri

Bafra’ya gitmiş bir arkadaşın Instagram’da fotoğrafını görünce yazma isteği oldu. Sapsarı kanola bahçesinin içinden çekilmiş fotoğraf o kadar güzeldi ki açıkçası birkaç gün önce Trakya gezimde aynı güzel manzara beni de büyülemişti.

Görkemli bir görsel şölen, Nisan ayında ruh okşar. Kanola ismini Kanada’da yetiştiği yerden almış. Balkan göçmenleri getirmiş ülkemize ilk. Yağ bitkisi ve dizelde de kullanılıyor. Ülkemizde en çok Adana’da yetişiyor. Daha fazla bilgiden zarar gelmez: “Mehmet Tıraş, Türkiye’de Konala Tarımı”.

Şaka Yapana Sorulacak Bir Soru; “Sen Şaka mısın?”

Kamera şakaları gerçekten ilginç bir şey ve çok şey söyler bizlere. Şaka eskiden de vardı ama kamera işin içine girince fark ne oluyor ki acaba. Şaka yapılan kişi olayın farkında değil, hiç bir bilgisi yok olan bitenden. Şaka yapan ise bir kurguyu oynuyor. Ne kadar gerçek gibi görünürse o kadar iyi olur şaka. Bu yanıyla bir oyun ve eğlence. Ancak ne olursa olsun, şaka bir yanıyla dengesiz bir ilişki. Şaka yapılan kişinin duygu ve düşüncelerinin yok sayıldığı ve hatta manipüle edildiği bir durum. Özel alanın manipüle edilmesi ve oyun arasında ince çizgi aşılırsa dengesizliğin ilk sonucu; eşek şakası. Şaka hayatımızda var. Kamera şakası ise yine hayatımızda. Debord’un Gösteri Toplumu çoğu şeyi açıklıyor gibi. İşin temaşa boyutu var şüphesiz. Zira televizyonlarda izlerdim. Dönem dönem müstakil programlar izlerdim. Şimdi ise yeni bir olgu var; YouTube’u kullanıp şaka yapanlar. Şakacı youtuberlar yani. Bir tanesi ilgimi çekti. The Post isimli bir kanal. Epey bir takipçisi var. Şakalar aslında güzel. Şakayı yapan Emirhan adında kişi ise kibar ve ölçülü. Can sıkıntısından mıdır nedir izlerken bir şaka beni ziyadesiyle etkiledi. Kısaca şöyle gelişti şaka:

Şakacı bir kafede yalnız başına oturan kızın yanına geliyor. Bu esnada telefonla konuşuyorken kız da bir şeyler yiyor. Delikanlı telefonda adres anlatıyor birine. Kıza, telefondaki kişiye metroya nasıl gideceğini tarif etmesini rica ediyor kızdan. Kız tereddüt ediyor, bu esnada telefondaki kişinin delikanlının babası olduğunu öğreniyoruz. Hala babasına adres tarih için uğraşırken telefonu kıza uzatıyor. Kız bu sefer telefonu alıyor ve konuşmaya başlıyor ama telefondan ses gelmeyince, kapandı diye delikanlıya geri veriyor telefonu. Tekrar arıyor delikanlı ve yine veriyor kıza. Ses yine gelmeyince kız yine kapandı diye telefonu veriyor. Tabi kız şaşkın. Telefonu geri alan delikanlı, işte tam o an güzel oynar ve kıza, “Babam gelmeyecek, yok babam” der ve ” babam terketti, gelmedi, ben hep buraya gelirim” deyince kız üzülür ve üzüntü yoğunlaşır. Delikanlı öyle hisli oynar ki kalkışı bile hüzün vericidir. Kız mahvolmuştur artık. Gözleri nemlenir. Karşısında, kendisini terketmiş bir babayı aramak için sık sık aynı yere giden, bunu yaparken durumununda farkında olan üzgün bir delikanlı vardır. Kız gerçekten üzülmüştür.

Delikanlı sonra geri gelir ve kıza şaka yaptığını söyler. Kız şaşkındır. Şaka kelimesini duyar duymaz ilk söylediği söz; “Yani, babanız var değil mi”dir. Şaşkınlık, üzüntü ve sevinç içiçedir.

Açıkçası şakacı da kızın çok üzülmesine üzülmüştür. Yani şaka az da olsa eşek şakası halini almıştır.

Açıkçası ben çok etkilendim. Kızın vicdanı ve göz yaşları etkiledi beni. Bir diğer husus ise, bütün bunların yalan olması. Yani şakacı bir nevi birinin en mahrem halini tarumar ediyor. Manipüle ediyor. Hayat şaka gibidir derken acaba hep biz bu yalana mı gönderme yapıyoruz diye son cümlemi söyleyeyim.

Watergarden

Foto-1: Watergarden İstanbul,

Paradoks olacak belki ama Bauman’ın “Akışkan Modernite”sindeki Mekan bölümünü okuyordum. Bir AVM’de. Sait ile Kadıköy’e gitmeye karar vermiştik ama yolda kararımızı değiştirdik. Yakınlarda bir yerlerde olan bir arkadaşa bir şey vermemiz gerekiyordu. O yüzden yol üzerinde, Ataşehir’de, Bulvar 216’daki Starbucks’a gittik. Çokta beğendiğim söylenmez. Sigara ve kahve güzeldi ama hava soğuktu. Sait emaneti teslim etmek için arkadaşın yanına gidince bende, o gelinceye kadar kitaba daldım. Alışveriş merkezleri ile ilgili bir şey okunacaksa yerinde okunmalı diye ironi yapmak içimi ısıtır mı bilmem ama Bauman’ın güzel şeyler söylediği kesin. Yabancı ya da öteki olana karşı iki tür muamele olduğunu söyler Bauman, aynen vücudumuzun yabancı bir şeyle olan durumunda olduğu gibi. Ya kusarız onu ya da absorbe ederiz. Eskinin kamusal alanı yabancı kişilerin bir araya gelip iletişim kurmasını ifade ederken günümüzde kamusal alan o özelliğini kaybetmiştir. Habermas’a göre özel alan kamusalı çoktan ele geçirmiştir. Bauman’a göre ise özel alanın kamusalı işgalinden ziyade mahiyet değişimi söz konusu. Mesele bu değil gerçi ama tüketim mekanlarında neden boy gösteriyoruz sorusu önemli. İnsanı tüketim tapınağının edilgen bir varlığı görmek açıklamıyor çoğu şeyi. Bauman niye tüketim mekanlarına gittiğimizi en iyi analiz eden düşünürlerden biri. Bunun üzerine düşünüyorum uzun süredir. Daha doğrusu okumalar yapıyorum. Sait dönünce biraz daha oturduk.

Sonra yola çıktık ve eve dönerken başka bir AVM’ye gittik: Watergarden İstanbul. Yeni açılmış. En azından ben ilk kez geliyorum. Görmek için girdik ama bir şeyler yedik ve içtik. Burası hakkında bir şeyler söylesem iyi olur.

İlk olarak Ataşehir deyince aklıma elit bir yer geliyor. Elitlik tartışılması gereken bir şey. Kime ve neye göre elit. Burda kastettiğim bu bölgenin İstanbullulara göre algısı. Finans merkezi olması planlanan bu bölge, bana göre, Türk usulü gecekondulaşmanın gökdelen versiyonu. Her yere plansız programsız yüksek binalar koyulmuş gibi. Zorlama bir kelime uydurursam “gökdelenkondu” bunlar. Son on yılda hızlıca artan bir olgu. Ama yaşam tarzı olarak Ataşehir, Anadolu Yakası’nın Nişantaşıdır diye yeni oluşan bir söylem var.

Foto 2- Watergarden İstanbul

İşte böyle yeni oluşan bir yerde devasa AVM’lerin olması da normal. Zira İstanbul’da boş bir yer ya AVM olur ya da AVM olur. Şimdi gezdiğimiz Watergarden Halk Bankası’na ait gökdelenin yanında. Merkezinde bir havuz var. Havuzda belli saatlerde ışıklı müzikli gösteriler var. Havuzun kenarına bir platform kurmuşlar ve Havuzbaşı Konserleri oluyormuş o sahnede. İlana göre 23 Nisan’da Demet Akalın konser verecekmiş.

Foto-3: Reklam Panosu

Havuzun etrafında iki-üç katlı binalar yükseliyor. Kafeler, restoranlar vs. Nostalji Sokağı adı altında bir sokakta eski bir Osmanlı Sokağı havası verilmeye çalışılmış bir koridor postmodern mimarinin minik bir örneği.

Yemek için KFC’ye gittik. Avrupa ülkelerinde KFC genelde dar gelirlilerin gittiği bir yer. O yüzden herhangi bir caddede görmek mümkün. Aynen bizde bir köşede ekmek arası satan bir dönerci gibi. Oysa bizde KFC nispeten pahalı. Ya da AVM’deki bir yer bizde otomatikmen görece seçkin olabiliyor. Daha doğrusu simgesel bir anlamı var bunun.

Foto-4: Tepsi üstü kağıdı

Şimdi bir yerde oturdum ve çay içiyorum. Havuzda ışıklı gösteri başladı. Arada ateşler de püskürüyor. Kaderin garip cilvesi ki Orhan Gencabay’ın “Yazıklar Olsun” adlı şarkısının remixi çalıyor. Aklım iki şeye gidiyor. 1-) Bir zamanlar seçkin denilen yerlerde Orhan Gencebay dinlenmezdi. TRT’de de yasaktı. Bu tür müzikler varoşların müziği idi. 2-) Otantik olan nedir, ne değildir. Bilinen bir olgu, kapitalizm ya da daha doğru ifadeyle küresel kapitalizm içine alıp absorbe etmeyi seviyor. Misal tavuklu pilav Türk insanının damak zevkine uygundur. Yemek yerken KFC’nin tepsi üstüne koyulan kağıt dikkatimi çekti. Yerel olanın bir şekilde uyarlanması. Ya da küresel olanı yerele satma mantığı. Coca Cola’nın ramazan reklamları gibi.

AVM’den çıkarken lüks restoranlar dikkatimi çekti. Az önce KFC üzerinden yaptığım analizin eksik olduğu aşikar. Bir AVM içindede yekpare bir tüketim biçimi ve müşteri yok. Burada gezinenler içinde de farklı gelir grubuna hitap eden yerler var. Yani bir yerde gezinirken aynı ruh hali söz konusu gibi ama yine de kim neyi tüketiyor fark yaratan bir durum. Yinede AVM dışındaki farka göre daha az görünür bir fark. AVM’ler anlık çoşku ve eşitlik hissi verdiği için heyecan verici ama yine de uçucu bir durum. Bu konuda ne okursam okuyayım, mutasavvıfların pazardan uzak durun tavsiyesi aklıma gelir. İyi ki gelir…

Eski Edirne Yolu

Eski Edirne Asfaltı

Kim bilir kaç kez kullandım bu yolu. Üstelik İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda (1999), o zamanlar Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı, şimdilerde ise Arnavutköy ilçesi’nin bir mahallesi olan Bolluca’da ilk öğretmenlik yaptığım günler…”Semantik yoğunluk” denilen şey en çok yer isimlerinde geçerli sanırım. Yalnız şöyle bir şey de var: Ben Vezneciler-Arnavutköy otobüslerine bindiğim zaman o güzergah herhangi bir yoldu benim için. Elbette, Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Arnavutköy hattının tarihi Edirne Asfaltı denilen güzergah olduğunu biliyordum bilmesine ama o an o yolda yolculuk yapmak yaşanan zamana ait bir şeydi. Yani bir yere yetişmek, otobüste ayakta gitmek, sıcak ya da soğuk, trafik sıkışıklığı gibi o an yaşanan şeyler yolun geçmişini anlamsız kılar. Daha doğrusu yolculuk esnasında o yol Sultançiftliği yolu, Arnavutköy yolu olur.

Şimdi ise, Sait ile Nurullah’ı ziyaret için Kırklareli’ne gideceğiz ya, niyetlendik, eski yoldan giderken bir kaç köye uğramaya. Şimdiki güzergahın aksine buranın yolları daha eskidir ama karşımıza güzel şeyler çıkacağını umuyorum. Yolculuğun adını da Eski Edirne Asfaltı Yolculuğu koydum. Dedim ya bu yolu çok kullandım ama şimdilerde yaptığım yolculuklara isim veresim geliyor. Acaba semantik yoğunluk gibi, tarihi yoğunlukta var mıdır mekana dair. Şüphesiz vardır. Yıllarca, her mevsimde, kadınlı erkekli, genç yaşlı, her yaştan ve farklı yerlerden insanların geçtiği bir yolun üstüne tarihi ve toplumsal anlamlar sinmiştir, birikmiştir ve sanki orda öylece duruyor gibidir. Müthiş bir anlam ama sessiz ve ıssız. Ne zaman ki bir duygu, bir bakış, bir hatıra dokunur, işte o an cisimleşir ya da açığa çıkar o yoğunluk. Kısaca Eski Edirne Asfaltı denen yer, yarın sabah erkenden yola çıkıldığı zaman yolculuğun nesnesidir. Yani keşfedilmesi gereken meçhul bir muamma. Bence çağımızın “terra incognita“sı işte bir yere ait ismin üstünde biriken tarihsel-toplumsal-bireysel anlam yoğunluklarıdır. Günümüz gezginlerini cezbeden şey, sanırım, iç dünyamıza bu yoğunluktan bir şeyler taşımak. Artık hissetmek yetmiyor, artık görmekte yetmiyor. Şimdilerde, bir yeri görmeye ve hissetmeye ilaveten o yeri kendi içimize taşımak istiyoruz. Kendi bireyselliğimize taşlar, ağaçlar, yerler, mekanlar taşıyoruz. Bu heyecan verici bir şey. Ama bir yanıyla da uçucu ve izolasyona mahkum bir durum. Kendini ve kendinden olanı doğaya ve şehre ve insana yönelten insan ile doğayı ve şehri ve insanı kendine taşıyan insan arasındaki fark…Neyse, yarın erken kalkmak bu kadar laf ebeliğine göre daha gerçek bir durum.Yola Çıkış

Sabah, hafif çiselerken, Ümraniye’den , ironi yaparsak, içimizdeki Avrupalı yaşam tarzına seslenmek için, biraz da gerçek katarsak sabah vakti kahveyi sevdiğimizden yol kenarındaki bir kafeden paket kahve alıp yola çıktık.

Hasdal’a vardığımızda, Sait yolu gösterip sana ilginç bir bilgi vereceğim dedi: “Şu gördüğün yol, Hasdal-Kemerburgaz arası Türkiye’nin tek beton yolu. Türkiye Betoncular .. deneme amaçlı burayı yapmış”. Her yer beton, burası eksik kalmasın diye sosyal mesajımızı da verip bir ihtimal açacak havanın neşesi ile şarkılara bıraktık kendimizi.

Yeni İstanbul Havalimanının yanından geçtikten sonra yol kenarındaki rüzgar gülleri açan hava eşliğinde, şüphesiz, başka güzeldi. Dönen pervaneler, akan yol ve göğün en berrak hali eşliğinde sağda, Durusu barajı manzarası ana yoldan ayrılın artık dedi ve biz de köy yoluna sapıverdik.

Bir metafor olarak göl, hayata dair çok ipucu verir ama bahar günü, bembeyaz bulutlar ve etrafta sarı çiçekler içinde göl kelime olmaktan çıkar ve öylesine gerçek karşıda durur.

Sarı çiçeklerin adının ne olduğuna dair spekülasyon yaptık ama bir bilmediğimiz bir çiçek.

Karaburun Limanı’nın yanında bir kahve vardı. Kahvenin karşısında tekne macunlayan adamın yanında muhabbet edenlere doğru gittik ve dahil olduk sohbete. Bafralı, lakabı Baboş olan bir adam, konuşuyordu. Selam verdik. Gençlerden biri, “Misneli ağ ne zaman serbest olacak” diye sorunca anlamıştım, sorunun kendisi ağa takılıp takılmadığımızı ölçen bir soruydu ve “Anlarız balıktan ama bizim orda öyle bir şey yok” dedim. “Siz nerelisiniz” diye sorunca, “Karadenizliyiz biz” dedik. Siz aslen nerelisiniz diye soracakken, karşıda B Plakalı “Dadaş Kardeşler” yazılı tekneyi göstererek, “Senin mi” diye sorduğumda, “Ta Erzurum’dan gelmiş balıkçılık yapıyor işte” serzenişine, “Ben doğma büyüme buralıyım” gururunu ekledi. Mevzu yerli ve yabancı ayrımına geldiğinden olsa gerek, Baboş “Her yan Suriyeli” diye söze başlayıp araya bol küfür ve kendi hayatından örnekler serpiştirip Suriyeli meselesini kendince ele aldı. Epey konuştu, sonra ben bu misnalı ağ nedir diye sordum. Oltada misna var ya onun ağda olanı da var onun açıklamasını yapan genç adam, şu soruyu ortaya attı: Misnalı ağ ile avlanmak yasak ama satışı niye serbest ki”. Silahta öyle bir şey diye örnek verdi Sait ama adam ikna olmadı. Limanın bir kaç fotoğrafını çekelim derken genç adam “Yazın dolu olur buralar, bu mevsimde siz niye geldiniz ki” diye sorunca Bolluca yıllarında bir türlü gelemedik buraya, akşamcılar çok gelirdi buraya diye söyleyince adam “zaten burata ya rakı ya karı için gelir millet” dedi ve bastı kahkahayı. Dedik biz gezmeye geldik ve kahvaltımızı yapıp gideceğiz.

Limanın hemen karşısında Dostlar Kamping alanında şirin bir lokanta var, oraya gittik. Sahibi Kırım göçmeni. Sait Kırım’ ı bildiği için epey sohbet etti. Kahvaltımızı yapıp tam ayrılırken lokanta sahibi Sami Abi ile hatıra fotoğrafı çekilip vedalışırken öğleden sonra gelseydiniz, menüde Tatar Böreği vardı dedi. Keşke dedik. YouTube’da videosunun olduğunu, TRT’nin çektiğini söylerken benim aklım çoktan börekte kalmıştı.

Yolumuzun üzerinde “Alaiye Şehitliği” tabelası, birazdan tali bir yola girmemize sebep oldu. Navigasyon bizi toprak bir yola yönlendirse Dağyenice Köyü’nde şehitliğe vardığınızda hayal kırıklığına uğradık. Tüm şehitliğin etrafı çevrildiği için giriş yoktu. Anlaşılan düzenleme çalışması vardı. Tam talihsizliğimize yanarken aralanan sac kapıdan üç kişi baktı. Sanırım arabanın sesini duyduklarından olsa gerek. Ricamız üzre şehitliği gezmemize izin verdiler. İyi de oldu. Yeni şehitlik projesinde görevli iki işçi ve bir bekçi ile muhabbet güzeldi ama onları da işlerinden alıkoymamak için vedalaştık. Ne hikmetse herkes teknoloji bir şekilde hayata soktuğu için bekçi tam çıkarken bizlere şehitlik projesinin videosunu izletti.

Şehitlikten çıkıp yola koyulunca yaklaşık yarım saat sonra yol kenarındaki mandalar ve keçiler ve ona eşlik eden üç köpek görülmeye değerdi. Bir keçi mandanın üstüne tünemişti. Gayet hoş ve eğlenceli bu manzara bizi neşelendirdi.

Çoban biraz ilerdeydi. Arabadan inip biraz muhabbet edelim diye düşündük. İyi ki öyle yapmışız. Çobanın adı Ömer’di. Pakistanlı. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş. Çat pat Türkçe iletişim kurabiliyorduk. Fotoğraf ricamızı kırmaması bizi mutlu etti.

Kıyıköy…Güzel bir yer. Sezon henüz açılmamış. Irmak kenarında çay bahçesinde çayımızı içerken fotoğraf çekilmek için buraya gelmiş gelin damatlar gördüm. Bir çift kayığa bindi. Onlar taş köprünün yanına vardıklarında bir adam dikkatimi çekti. Elinde darbuka ziyaretçilere ücret karşılığı bir şeyler çalmak istiyordu. Biraz ilerde, kayıkların yanına gittim. Bir adam ile sohbete başladım. Konyalıymış ve altı senedir Kıyıköydeymiş. Daha sonra gelirsek çadır için sakin ve güzel yerler gösterebileceğini söyleyince telefon numarasını aldım. Kıyıköy’de kamp kurmak içime çoktan yerleşmişti zaten. Kim bilir ne zaman diyerek denize doğru yürüdük.

Deniz dalgalıydı. Ve kumsal denizin kustuğu yosun, çalı, çırpı ile doluydu. Sağda kayalıklar, görece geniş kumul bana Monte Cristo Kontu adlı filmi hatırlattı niyeyse. Her ne olursa olsun deniz bir yolculukta en zirve yerdir ve hele bir de akşam denizin üstüne çöküyorsa orda, o an susmak lazım. Biz de öyle yaptık. Uzun süre denizi seyrettikten sonra yola çıktık ve hiç ara vermeden Kırklareli’ye kadar kim bilir hangi konu ve hangi şarkı eşliğinde yolculuğu tamamladık.

Körlük Üzerine Notlar

“Ne zaman uyansam kör oluyorum”


“Körlük Üzerine Notlar” adlı filmi, “Cultural Geographies”in son sayısında Keating’in (2019) makalesinde gördüğüm zaman epey heyecanlandım. Yazı çok iyiydi ama aklım elbette filmde kaldığı için sonrasında filmi hemen izledim ve iyi ki öyle yapmışım. Kısaca filmin hikayesini anlatacak olursam:

İngiltere’de bir üniversitede ilahiyatçı olan John Hull, 1983 yılında kör olur ve daha sonra körlük ile ilgili kaset çalara ses kaydı alır. Günlük tutar. Daha sonra ise, bu ses kaydını esas alan bir film çıkar ortaya (2016 yılı). Bu arada hemen ilave etmeliyim ki, Hulls’un “Kayaya Dokunmak (Touching the Rock) adlı bir kitabı da var. Sanırım en kısa sürede okurum bu kitabı.

Film etkileyeci ama beni en çok etkileyen Hull’un yağmur yağışı üzerine düşünceleri oldu: (Videosu)

Bu öğlen evin ön kapısına çıktığımda yağmur yağıyordu. Orada birkaç dakika durunca güzelliğin içinde kayboluverdim. Yağmur etrafınızdaki şeyleri açığa çıkarıyor. Etrafı sarmalayan…farklı ve özel seslerden oluşan…bir örtü oluşuyor sanki. İçeride de yağan yağmura eş değer bir şeyler olsa keşke. O zaman tüm oda bir şekle girip boyut kazanır. Her şeyden mahrum kalıp tek başınıza olacağınıza bir şeyle derinden meşgul oluyorsunuz. Karşınızda bir dünya var. Bir dünyaya bağlısınız. Ayaklarınızın altında bir dünya var. Böyle bir deneyim başkalarına neden güzel gelsin ki? Bir şeyleri idrak etmek güzeldir. Bilmek güzeldir.

Sevgisiz (Loveless)

John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabındaki “mistifikasyon” kavramı üzerine yeniden düşündüğüm bir zamanda bir film hakkında yazı yazmak ironi gibi. Ama olsun. Neticede film eleştirmeni değilim. Yani film ile araya mesafa koyan bir yazı olmayacak bu. Tam tersine, beni etkileyen bir film hakkındaki düşüncelerimden ibaret. Andrey Zvyaginstev’in Dönüş (Return) adlı filmini çok beğenmiştim. Rus yönetmen sonrasında “Sürgün”, “Elena”, “Leviathan” adlı başka filmlerde çekmiş. Muhtemelen bunları da izlerim.

İlk önce şunu söylemeliyim, filmdeki çocuğun adının Alyosha olması beni zaten etkileyen bir şey oldu ki malumdur Karamovoz Kardeşler’i sevenlerin aklına hemen Alyosha gelir. Yönetmenin bir tercihi midir bilemem ama o ismin bendeki karşılığı sevgidir. Aslında Dostoyevski üzerine yazılan hemen hemen her eserde Alyosha ismi sevgi ve merhametin remzidir. Bu filmde de öyle bir durum söz konusu.

Her şey birbirine girmiştir aslında; post-sovyet dönemi, post-endüstriyel dönem, iletişim çağı, internet, narsizm, maskülen olanın sessizliği, yükselen feminizm, tüketim toplumu vb. Bu filmde hepsini görmek mümkün. Lakin öyle göze sokulan cinsten değil.

Post-sovyet döneminin izlerini görmek mümkün. Bir zamanlar ne iddialarla yapılmış devasa binalar köhne haldedir. Tarihin karanlıklarına yeni karışmış bir dönemin gölgeleri.

Ama bence bu filmi asıl önemli kılan şey, günümüz teknolojisinin gündelik hayatımızı nasıl etkilediğine dair göndermelerdir. Bunu yaparken yönetmen gözümüze sokmaz söylemek istediklerini. Aynı hayat gibi akar. Çağımızın başat özelliği narsizm içinde akan bir hayat. Başlığı bile filmi özetleyen şu yazı okunmaya değer: “Zehirli Bir Dünya’da Kayıp Bir Çocuk

Fatih’te Bir Mezat

Sevgili dostum Nurullah ile sur içine gittiğimizde aç karnımızı doyurduktan sonra internette “nadirkitap” adlı sitede baktığımız Nilüfer Göle’ye ait bir kitabı bizzat yerinde alalım düşüncesiyle Kıztaşı Caddesi’ndeki sahafı aramaya başladık. Maksat biraz da muhabbetti. Belirtilen adreste sahaf falan yoktu. Etrafta bir iki kişiye sorduğumuzda dükkanın önündeki adam sahafın Kadınlar Pazarı’na giden yoldaki bir yere taşındığını söyledi. Kolayca bulduk. Sahaf muhabbet bir adamdı. Kitabı satın alıp tam ayrılacağımız zaman pazartesi ve perşembe günleri mezat olduğunu söylediğinde mezata gitmeye o an karar vermiştik bile.

Nurullah, Sait ve ben pazartesi akşamı mezata gittik. Kadınlar Pazarı’ nın oradaki bir caddenin bodrum katındaki sahaftaydı mezat. Kalabalıktı ve biz vardığımızda çoktan başlamıştı. Arkalarda bir yere oturup başladık takibe.

İşin eğlenceli kısmı adını sanını duymadığım bir sürü kitabı açık artırmada duymuş olmam. İçimden insanlar birbirinden farklı konularda ne kadar da çok şey yazmışlar düşüncesi geçti.

Öylece izlerken açık artırmaya çıkan bir kitap hemen ilgimi çekti. Kitabın kenarı yandığı için çok ucuzdan başladı açık artırma. Sahaf jargonu ile kenarı yanık olduğu için “kondisyonu düşük” bir kitaptı. Bu aralar “geo-eleştiri” kavramına dair bir kitabı okuduğum için az önce artırıma giren kitabı almak için el kaldırdım. Başka da ilgi duyan olmadığı için kitap 1 TL fiyat ile bana kaldı.

Başka kitaplar da aldıktan sonra mezattan ayrıldık. Ucuz kitap almanın verdiği neşeye eşlik eden yağmur çisentisi eşliğinde çay içmek için Kavuk’a, çok geçmeden de Unkapanı Pilavcısı’na yol almıştık bile. Geriye kalan kitaplar ve dostlarla muhabbet. Güzel yani, daha ne olsun!..

Geleneksel Ölçü Birimi: Urub ve Şinik

Arkadaşlarla Derinkuyu Yeraltı Şehrini ziyarete gittiğimizde Derinkuyu’da kurulan Cumartesi pazarına uğradık. Hava soğuktu ama pazar ışıl ışıldı. Ben bilmiyordum. Modern dönemde terkedilmesine rağmen halen yerel pazarlarda kullanılan bu eski ölçü biriminden arkadaş bahsedince öğrenmiş oldum. Resimde fasulyenin üstünde “50” yazıyor. Bu fasulyenin kilo fiyatının 50 TL olduğu anlamına gelmiyor. Resimde görülen silindir şeklindeki Urub ve Şinik ölçü birimine göre fiyatı 50 TL. Resimdeki o büyük kap 8 kilo alıyor. Buna göre 8 kilo fasulye yani bir şinik 50 TL.

Foto: Nevşehir Derinkuyu Cumartesi Pazarı (Fotoğraf Alper Kanca tarafından çekilmiştir)

Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”ne Dair Not

Romanı bitireli çok oldu. Aslında üzerinden pek uzun bir zaman geçmemesine rağmen başka başka mevzular zihnimde gezindiği için, sanki çok süre geçmiş gibi bir his var içimde. O yüzden kitabın bıraktığı izlerden bahsetmek daha faydalı olacaktır. Romanı okuduğum esnada roman hakkında yazı yazmaya dair içimde bir düşünce olmuş olsa da, o düşünceyi gerçekleştireceğim zaman için herhangi bir hazırlık yapmamış olmam belki de bu değerlendirme yazısının önemi azaltır ; ancak kimin umurunda. Edebiyatı bir bilim olarak görmemenin ya da edebiyatın bir bilimsel yönü varsa o bilime ait bir meslek erbabı olmamanın sınırsız özgürlüğünü yaşayıp romanı ele almak daha hoş. Öyle ya ben bir eleştirmen değilim ki endişe içinde olayım. Okuyucu olmanın dayanılmaz hafifliği.

Ayfer Tunç’un üslubunu seviyorum. Konuyu işleyiş tarzını seviyorum. Kısaca onun romanlarını ve hikayelerini beğenerek okuyorum. Her okuyucu için çeşit çeşit edebiyatçılar vardır. Eğlenmek için okunan, öylesine okunan, can sıkıntısı için okunan, tutunmak için okunan, bir şeyler öğrenmek için okunan…romanlar. Ayfer Tunç’un bu romanı, ruhumuza ayna tutması için okunan roman grubuna giriyor desem yeridir. Hem bireysel yanımıza dair sesler hem de maşerî ruhumuzun fotoğrafı. Bireysel yanımızın sesi, yani yorgunluklarız, küskünlüklerimiz,  yıpranmalarımız; en kısa ifade ile paramparça hali pür melalimiz. Maşerî ruh; 21 yüzyıl Türkiye’sinde neo-liberalizm, modernizm kalıntıları, meşhul postmodernizm, pençesini açmış küreselleşme, bizi yok sayan bilişim her ne ise onun içinde debelenen insan yığınlarından bir damla. Aslında bizim hikayemizin, Cumhuriyet dönemi öykümüzün final bölümü gibi. Alın işte eseriniz der gibi. Öncesi, sonrası ve geleceği ile alın işte eseriniz der gibi. Hiç kimse saf değildir ve öyle ya da böyle değil, tam da bilerek ve isteyerek kire bulaşmıştır herkes. Giriş sayfasının,

İsa eğilmiş, parmağıyla toğrağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruları sormaları üzerine “İçinizde kim günahsızda, ilk taşı o atsın! “dedi. (Kutsal Kitap, Yuhanna 8:7, Zinada Yakalanan Kadın)

prologu ile başlaması aslında bütün hikayeyi özetler. Kötülüğün acı ile gittiği zamanlarda yani tam da şimdi günahsız insan bulmanın kolay olmadığını, en çok günahsız görünenlerin günahın ortasına saplanmış olabileceklerini, hatta öyle olduklarını söylüyor. Belkide yalnız acı insanı masum kılar.

Gerçekten acı insanı masum kılabilir mi? Romana geri dönecek olursak baştan sona acı dolu. Baştan sona kayıp bir hikaye. Fakat bu durum da durduğun ve baktığın yere bağlı. Hayatın keşmekeşinde roman kahramanına dışarıdan bakanlar onu kolaylıkla “oruspu” diye niteleyebilecekken, aynı kişiler romanı okuduklarında aynı kadına hiç bir kötü sıfatı yakıştıramazlar. Çünkü acı vardır. Çünkü hedonizm bile acıya bulaşmıştır zevke değil. Çünkü zevk bile acıdır. Ama şunu biliyorum, bu romanı okuyan bir çok kişi, espiri ile de olsa, kötü sıfatlar kullabilir roman kahramanı hakkında. Ama yok. Çünkü yazarın üslubunda Nobokovvari izlerin zerresi yok. Kendini farklı farklı erkeklerin kucağına atan bir kadının hikayesi anlatılırken belki yazar bir an düşünür ve farklı kaygılarla araya fantastik unsurlar yerleştirebilirdi. Bunu isteyerek yapmasa bile bilinçaltından yüzeye yansır ve cümlelere sinebilirdi. Ama yok. Eğer öyle bir hisse kapılırsa insan, zaten roman kendi ile çelişirdi ve alalade bir kitap parçası olup çıkardı. Dolayısıyla bu roman sadece edebî kaygılarla yazılmamıştır, bu roman aynı zamanda meselesi olan bir feryattır.