Kategoriler
Gezi

Bir Arazi Tatbikatı Güncesi/2

Bir Yere Gitmeden Önce Şarkılar da Çok Şey Söyler

Lafı çok uzutmaya gerek yok, edebiyat gibi müziğin de bizlere; daha doğrusu bizim mekân ile olan hikayemize dair söyleyeceği çok şey vardır. En basitinden bir şarkıda geçen dağ, deniz, ırmak, yer isimleri gibi coğrafya ile doğrudan bağlantılı şeyleri şarkılarda görmek mümkün olsa da müzik ve mekân arasındaki ilişkinin çok daha köklü bir mevzu olduğu ve bunu kavramak için ciddi bir uzmanlık gerektiği aşikardır. Elbette faydalıdır ancak coğrafya ve müzik arasındaki ilişki şarkılardaki coğrafî kelimelerin fihristini çıkarmaktan çok daha kapsamlı ve derindir. Bu sebepledir ki; yazının bu bölümü “Benim öykümde Karadeniz Şarkıları” bağlamında okunabilir ki bence nesneleri kendimizin kılar da öyle anlatırsak sanki taşlar tam anlamıyla yerine oturuyor hissi veriyor bana. Belki hüsn-ü zaman ama olsun.

a- Sinop Hapishanesi’nde “Aldırma Gönül” Diyen Bir Yazar

Aldırma Gönül adlı şarkıyı Türkiye’de bilmeyen yok gibidir. Bu şarkıyı Türkiye’de ben solcuyum diyen herkes bilir. Şarkı sol söylem ile o kadar anılmıştır ki zamanla şarkı başka başka anlamlar kazanır.   “Aldırma Gönül”  denilince akla Edip Akbayram gelir ve hatta şarkı artık onunla özdeşlemiştir. Oysa şarkıyı Selda Bağcan, Gülden Karaböcek ve yenilerden Hayko Cepkin de seslendirmiştir. Bir şarkıyı kimin söylediği gerçekten önemlidir. Misal, Gülden Karaböcek yorumunu dinleyince şarkı aşk acısından bitap düşme halini çağrıştırırken Edip Akbayram da ise devrim tutkusuna bir güzelleme var gibidir. Ya da biz öyle anlarız.

Bu şarkı sözlerinin orjinali bir Sabahattin Ali şiiridir. Her okuyucu şiirden farklı anlamlar çıkarır çıkarmasına da  şarkı şiiri, bence, çoktan konteksinden çıkarmıştır. Sabahattin Ali  bu şiiri Sinop Cezaevi’nde yattığı 1933 yılında kaleme almıştır ve  eserin adı “Hapishane 5″dir:

Hapishane Şarkısı
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma

Dumas’ın Monte Kristo Kontu adlı eserindeki “Chateau d’If Hapishanesi” kadar değildir elbette ama Sinop Cezaevi de mapuslarda derin izler bırakmıştır. Benim için tasavvuru imkansız. Kalın duvarlar, dışarıda deniz ve yalnızlık…hepsi birleşince derin bir kuyu. Bana hep bunu çağrıştırmıştır Sinop Cezaevi:

Ben ne kadar şiire karamsar anlamlar yüklemeye çalışsam da şair ümitvardır. “Dışarda azgın dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar…” diye durumu tasvir ettikten sonra “Seni bu ses oyalar/Aldırma Gönül Aldırma” diyerek ümidini korumuştur. Sanırım bu umut sebebiyle Türk solu çok sevdi bu şarkıyı. Kim bilir.

Selçuklu sultanı İzzettin Keykavus zamanında tersane olarak inşa edilen yapı 1568 yılından sonra 1999’a kadar hapishane olarak kullanılmıştır. Şimdi ise bir müze.  Sinop Cezaevi’nde Kırım Hanı Giray Han ve “Memleket Hikayeleri‘nin yazarı Refid Halit Karay’ın da mapus olduğunu ayrıca not düşmeliyim.

Bu arada ben Aldırma Gönül’ü yorumlayanlar içinde Selda Bağcan’ınkini daha çok beğeniyorum.

b- Her yâr sevenin  bir “Çarşamba’yı Sel Aldı”sı var mıdır?

Sanırım coğrafya ve türkülere dair bir örnek verin dense hemen hemen herkesin aklına ilk olarak bu türkü gelebilir. Çünkü “sel” öyle ya da böyle çoğu yerde hayatın bir gerçeğidir. Bu türküde olduğu Yeşilırmak Nehri çoğu zaman çoşmuştur ve Çarşamba Ovası’na sel olup akmıştır. 

Bu türküyü benim için farklı kılan ise babamın çok seviyor olmasıdır. Çoğu kişi Yıldıray Çınar ismini bilmez. Ben onu çocukluktan beri bilirim. Ama sonradan öğrendiğim şey ise; Anonim bir türkü olan ” Çarşamba’yı sel aldı”yı tüm Türkiye’ye 1970’lerde Yıldıray Çınar’ın meşhur ettiğidir. Zira o yıllarda kendisinin de hatrı sayılır ünü vardır.  Aynı adla yani “Çarşamba’yı Sel Aldı” adında 1970 yapımlı başrolünde Yıldıray Çınar’ın oynadığı bir filmin olduğunu da ayrıca not etmeliyim.

Bu türkünün hikayesi de çoğu türküde olduğu gibi bir aşk hikayesidir. Ahmet ve Melek adında iki genç birbirini severler ama kavuşamazlar. Bu kavuşamama hali Yeşilırmak Nehri’nin sel sularında son bulur. Sel suları çekilince iki aşığın cesedinin el ele bulunması hikayeyi daha dramatik yapar ki bu yüzden olsa gerek kavuşamama halinin sembolüdür “sel”.

c. Ünye’de Fatsa Bir Oldu Narinim

Kendi memleketim olduğu için bu türkü benim için daha bir özeldir. Türkiye’nin çoğu komşu şehrinde olduğu gibi Ünye ve Fatsa arasında da bitip bilmez bir rekabet vardır. Ayrıca 12 Eylül 1980 öncesi siyasi ortamı hesaba katarsak Fatsa’nın tartışmalarda ayrı bir yeri vardır. Çekişen bu iki şehir aynı zamanda Karadeniz’in en büyük ilçelerinden ikisidir. Ancak bu türküde Ünye ve Fatsa birleşmiş gözükmektedir. Neye karşı birleşmişlerdir? Türkünün sözlerinde de görüleceği gibi ahali Hekimoğlu’na karşı birleşmiştir. Yaygın kanaat Hekimoğlu’nun zorbalara karşı bir asi olduğudur. Bu kanaat öyle bir yerleşmiştir ki Hekimoğlu özgürlüğün sembolü bile olmuştur çoğu için. Oysa Hekimoğlu’nun zorba bir eşkiya olduğua dair iddialar vardır. Yine aynı durum; sanat eserlerini zamanlar biz yeniden kurarız, kurgularız.

Hekimoğlu Derler Benim Aslıma

Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım kendi nefsime

Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu geliyor aslan yürekli

Konaklar yaptırdım döşetemedim
Ünye Fatsa bir oldu başedemedim

Pencereden baktım kırat geliyor
Kıratın üstünde paşa geliyor

İster vali gelsin isterse paşa
Gelme paşa gelme ben atmam boşa

Çiftlice’nin muhtarı puşttur pezevenk
Hekimoğlu geliyor uçkur çözerek

Mangallarda yanıyor fındık kömürü
Çok canları yakıyor martin demiri

Ünye Fatsa arası ordu kuruldu
Hekimoğlu dediğin o da vuruldu

Hekimoğlu’nun bir halk kahramanı mı yoksa bir eşkiya mı olduğu her ne kadar tartışmalı olsa da internette şöyle bir dolaşıldığı zaman genelde Hekimoğlu hakkında güzellemeler mevcuttur. Hatta cümlenin biri şöyle başlar: “Fakir ve mert bir ailenin çocuğu olan Hekimoğlu…” Türkülerin illa tarihi olaylara ışık tutması gerekir mi, tartışılır. Bu konu halk bilimi uzmanları ve müzikologların bilebileceği bir şey gibi.

Türkülerin çoğu sözlü geleneğin ürünüdür. Kuşaktan kuşağa söylenerek aktarılır ve uzmanlar o türküleri derleyerek yazılı hale getirirler ki bu tür çabalar da nispeten yenidir. Hekimoğlu Türküsü’nün farklı versiyonları vardır ki bu da gayet normal. Bu türkü sanırım 1960’larda derlenmiştir. Biraz spekülatif olacak ama sanki türküde derleyenlerin de  izleri var gibi geliyor bana. Türküde geçen “Mangalda yanıyor fındık kömürü” ifadesi bana çokta gerçekçi görünmüyor. Günümüzde özellikle Ordu ve Giresun bölgelerinde mangallarda fındık kabuğu yakılsa da 19.yüzyıl sonunda böyle bir durum söz konusu mu tartışılır. Zira fındık nispeten yeni bir ürün.

Her ne olursa olsun; geçmişe çokta takılmaya gerek yok. Bu bağlamda Hekimoğlu Türküsü yiğitliğe ve mertliğe bir çağrıdır. Değerlidir. Özgündür.

d. İmkansız Yoktur: Dereler Bile Yukarı Akabilir

Malumdur, tanışma fasıllarının sıkıcı bir yanı vardır. Konu bulmakta zorlanır insanlar ve mevzu bir şekilde “nerelisin” sorusuna gelir. Ben bu soruya “Orduluyum” diye cevap verdiğimde,  istisnasız muhataplarım “Ordunun dereleri sahiden yukarı mı akıyor ya da  neden yukarı akıyor ki” diye karşılık verirler. Sanırım konusuzluk böyle bir şey. Elbette, karşımdaki kişiye türküyü yakan kişinin mübalağa ve tariz sanatı yaptığını, aslında burda başka bir şeye vurgu yapıldığına dair açıklama yapmıyorum. Çünkü onu o kişi de bilir. O yüzden ben de zevahiri kurtarmak için “Sorma yahu, bizim orda dereler hep yukarı akar” der geçerim. Yalnız bazı münasebetsizler işin içine istihza da katıp illâ devam etmek isterler ve “Aynı hamsinin kavağa çıkması gibi mi” diye sorduklarında “Çıkarlar efendim çıkarlar; nasıl Yunus ‘Çıktım erik dalına/anda yedim üzümü’ diyorsa bizim hamsilerde kavağa çıkmakla kalmazlar, o kavakta erik ve üzümü eş zamanlı yerler, anlamazsın bile” derim demesine ama zaten o esnada sohbet çoktan kopmuş olur.

Kısaca Ordu’da dereler yukarı akmaz. Hacer denilen garip bir kızın sevdalısı Mehmet hakkında yanık sözleridir bu türkü. Mehmet terketmiştir o diyarları. Hacer’e ise bir ömür dere kenarlarında onun adını yad etmek kalmıştır.

e- Irmaklar gibi akıp uzun uzun, terkediyorum bu kenti

Benim çocukluğumda Karadeniz müziği denilince akla hemen kemençe ve ona bağlı olarakta horon gelirdi. Bu öyle bir şeydi ki, Karadeniz insanı Temel’in birer kopyasısına yani sürekli kahkaha atan ya da başkalarını güldüren bir tipe indirgenmişti. Sanırım bu durumu yıkan Kazım Koyuncu oldu. Çokta iyi yaptı. Ne kadar şükran duysak azdır.

Teşbihte hata olmaz düsturuna sığınıp şöyle denilebilir; illa bir benzetme yapılacaksa Kazım Koyuncu şarkıları II. Yeni Şiirleri gibidir. Geleneksek olan çoktan yıkılmıştır. Bütün hikaye artık şehirdedir. Hatta şehrin kuytu köşelerindedir.  Şehrin o depdebeli ve aynı zamanda insanı yersiz yurtsuz bırakan sokaklarının hikayesi. O yüzden Kazım Koyuncu’nun Karadeniz’i bildiğimiz o eski Karadeniz değildir. Bir kentlinin Karadeniz’i yeniden üretmesidir. 

Bütün yaptığım analize en yakın şarkı ise; “Ayrılık Şarkısı” adlı şarkıdır. O şarkıda sanatçı ve biz dinleyiciler bir kenti terkederiz. Kuvvetle muhtemel, terkedilen bu kent bir metafor. Çünkü biz modern insanlar her an her yeri terketme arzusu içinde varlıklarız. Terk edip onu yeniden kuran…

Ayrılık Şarkısı

Ardımda bırakıp gül çağrısını
Ayrılık anı bu sisli şarkıyı
Irmaklar gibi akıp uzun uzun
Terkediyorum bu kenti
Ahh, ölüler gibi

Şarkılar bir çığlığa sığınmaksa
Şimdi, sonsuz bir yangın gibi
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek;
Yaralı bir kuş gibi

Kumral bir çocuğun yaz öyküsü bu
Şarkılarla geçtim aranızdan
Yalnızlar gibi susup uzun uzun
Düşlüyorum bu kenti
Ahh, bir aşk gibi

Şarkılar bir çığlığa sığınmaksa
Şimdi, sonsuz bir yangın gibi
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek;
Yaralı bir kuş gibi

Düşlüyorum bu kenti
Son bir aşk gibi

Onun şarkılarında farklı farklı yerler birbirine girmiştir. Geleneksel olan artık yanıbaşımızda değildir ama aynı zamanda bir düş olduğu için yanımızda ve hatta içimizdedir. Karadenizin o neşeli yanı eş zamanlı olarak hüzünle sarmaş dolaştır. Bu elbette eskiden de varmıştır ama şimdi olan ise üslubun daha bireysel olmasıdır. Hikaye artık ferdidir. O yüzden Karadeniz mi Kazım Koyuncu’yu inşa eder yoksa Kazım Koyuncu mu Karadeniz’i yeniden inşa eder bilinmez. Bence ikincisi.

Kazım Koyuncu bir yol açmıştır ve bence Karadeniz müziği adı altında şarkı yapanların büyük bir çoğunluğu onun açtığı yoldan ilerlemektedir.