Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”ne Dair Not

Romanı bitireli çok oldu. Aslında üzerinden pek uzun bir zaman geçmemesine rağmen başka başka mevzular zihnimde gezindiği için, sanki çok süre geçmiş gibi bir his var içimde. O yüzden kitabın bıraktığı izlerden bahsetmek daha faydalı olacaktır. Romanı okuduğum esnada roman hakkında yazı yazmaya dair içimde bir düşünce olmuş olsa da, o düşünceyi gerçekleştireceğim zaman için herhangi bir hazırlık yapmamış olmam belki de bu değerlendirme yazısının önemi azaltır ; ancak kimin umurunda. Edebiyatı bir bilim olarak görmemenin ya da edebiyatın bir bilimsel yönü varsa o bilime ait bir meslek erbabı olmamanın sınırsız özgürlüğünü yaşayıp romanı ele almak daha hoş. Öyle ya ben bir eleştirmen değilim ki endişe içinde olayım. Okuyucu olmanın dayanılmaz hafifliği.

Ayfer Tunç’un üslubunu seviyorum. Konuyu işleyiş tarzını seviyorum. Kısaca onun romanlarını ve hikayelerini beğenerek okuyorum. Her okuyucu için çeşit çeşit edebiyatçılar vardır. Eğlenmek için okunan, öylesine okunan, can sıkıntısı için okunan, tutunmak için okunan, bir şeyler öğrenmek için okunan…romanlar. Ayfer Tunç’un bu romanı, ruhumuza ayna tutması için okunan roman grubuna giriyor desem yeridir. Hem bireysel yanımıza dair sesler hem de maşerî ruhumuzun fotoğrafı. Bireysel yanımızın sesi, yani yorgunluklarız, küskünlüklerimiz,  yıpranmalarımız; en kısa ifade ile paramparça hali pür melalimiz. Maşerî ruh; 21 yüzyıl Türkiye’sinde neo-liberalizm, modernizm kalıntıları, meşhul postmodernizm, pençesini açmış küreselleşme, bizi yok sayan bilişim her ne ise onun içinde debelenen insan yığınlarından bir damla. Aslında bizim hikayemizin, Cumhuriyet dönemi öykümüzün final bölümü gibi. Alın işte eseriniz der gibi. Öncesi, sonrası ve geleceği ile alın işte eseriniz der gibi. Hiç kimse saf değildir ve öyle ya da böyle değil, tam da bilerek ve isteyerek kire bulaşmıştır herkes. Giriş sayfasının,

İsa eğilmiş, parmağıyla toğrağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruları sormaları üzerine “İçinizde kim günahsızda, ilk taşı o atsın! “dedi. (Kutsal Kitap, Yuhanna 8:7, Zinada Yakalanan Kadın)

prologu ile başlaması aslında bütün hikayeyi özetler. Kötülüğün acı ile gittiği zamanlarda yani tam da şimdi günahsız insan bulmanın kolay olmadığını, en çok günahsız görünenlerin günahın ortasına saplanmış olabileceklerini, hatta öyle olduklarını söylüyor. Belkide yalnız acı insanı masum kılar.

Gerçekten acı insanı masum kılabilir mi? Romana geri dönecek olursak baştan sona acı dolu. Baştan sona kayıp bir hikaye. Fakat bu durum da durduğun ve baktığın yere bağlı. Hayatın keşmekeşinde roman kahramanına dışarıdan bakanlar onu kolaylıkla “oruspu” diye niteleyebilecekken, aynı kişiler romanı okuduklarında aynı kadına hiç bir kötü sıfatı yakıştıramazlar. Çünkü acı vardır. Çünkü hedonizm bile acıya bulaşmıştır zevke değil. Çünkü zevk bile acıdır. Ama şunu biliyorum, bu romanı okuyan bir çok kişi, espiri ile de olsa, kötü sıfatlar kullabilir roman kahramanı hakkında. Ama yok. Çünkü yazarın üslubunda Nobokovvari izlerin zerresi yok. Kendini farklı farklı erkeklerin kucağına atan bir kadının hikayesi anlatılırken belki yazar bir an düşünür ve farklı kaygılarla araya fantastik unsurlar yerleştirebilirdi. Bunu isteyerek yapmasa bile bilinçaltından yüzeye yansır ve cümlelere sinebilirdi. Ama yok. Eğer öyle bir hisse kapılırsa insan, zaten roman kendi ile çelişirdi ve alalade bir kitap parçası olup çıkardı. Dolayısıyla bu roman sadece edebî kaygılarla yazılmamıştır, bu roman aynı zamanda meselesi olan bir feryattır.