Millet Kıraathanesi Üzerine

Malum seçim sath-ı mailine girdik ve hararetli tartışmalardan birisi de “millet kıraathanesi”. Tartışmak iyidir. Bu bağlamda, bu yazı “kahvehane, kütüphane, kıraathane, kafe gibi şehir mekânlarına” ilgi duyan birisinin tartışmaya katkısı olarak okunabilir. Hemen yazının başında ifade etmek gerekirse son yıllarda hem ülkemizde hem de dünya da bu tür mekânlar üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı ve epey bir literatürün biriktiği de ifade edilmelidir. Genel olarak, popüler ve akademik diye ayrılan bu çalışmalarda üç yaklaşım vardır. Birincisi, şehir ve kültür tarihi çerçevesinde genelde nostaljik bakış ile yapılan güzellemeler iken ikinci yaklaşım mekânları tasvir etme çabasındadır. Son olarak, Habermas’ın kamusal alan ve kahvehane ile kurduğu ilişki ile beraber, sosyalleşme, kamusal alan, toplumsal cinsiyet gibi kavramların izini bu tür mekanlar üzerinden süren çalışmalar da son zamanlarda artmıştır.

Sosyal bilimlerdeki ‘mekâna dönüş’ ve özellikle gündelik hayatın mekânlarına dair ilginin artması ile beraber mekân kavramının anlamı da değişmiş, dönüşmüş ve hatta bana göre genişlemiştir. Buna göre mekân hem fiziksel hem de bireysel ve toplumsal unsurları içinde barındıran bir bütündür. Yani, “uzam, özne ve toplumsal yapının” birleşmesi de denilebilir.

Peki “millet kıraathanesi” şehrin  ya da bizim hikayemizin neresine düşer?

Siyasetçilerin ve medyadaki köşe sahiplerinin tartışmayı daha bir üst perdeden ve genelleyi bir şekilde yapmaları doğaldır. Oysa gündelik hayatta bunun anlamı nedir gibi sorular, bana göre, oldukça önemlidir. O yüzden bu ülkenin okur yazarı olarak bunu kendi hikayemden bağımsız düşünemiyorum.

  1. İl Halk Kütüphaneleri neden sevilmez?

Öyle ya da böyle kitaplarla arası iyi olan bir öğrenci olarak haliyle yolum okul kütüphanesi ve ilk halk kütüphanesine düşmüştür. Fakat buraları hiç sevemedim. İlk zamanlar sorunun benden kaynaklandığını düşünmüştüm ama zamanla bunun bir sorun olmadığını ve illa bir sorun ise çok sebepli olduğu kanaatine vardım. Şöyle ki; lise yıllarımda il halk kütüphanesine, üniversite yıllarımda üniversite kütüphanesine “su şişesi” ile girmek yasaktı. Kahve ve çay zaten sokulmazdı. O yüzden kütüphaneleri hiç bir zaman tercih edemedim. Yalnız hemen kütüphanenin dışında kantin var ise ve orada içecekler ucuz ise bir şekilde yolum kütüphaneye düşse de genelde tercih ettiğim yer çayın ucuz ve karışanın az olduğu çay ocakları idi. Çoğu kitabı, dergiyi ve gazeteyi buralarda okurdum. Bu tip yerler çokta konforlu değildir ama kütühanelerden daha rahat olduğu da kesindir. Bana göre Türkiye’de milletin doğrudan muhatap olduğu il halk kütüphaneleri “evet işte orada bir bina var, git ve oku” diye düşünülmüş, sert kuralları ve memur soğukluğu” olan mekânlardır. Elbette çalışanı ve fiziki ortamıyla tüm kütüphane ortamını bir anda harcamamak lazım ama bahsetmeye çalıştığım durum; bizde kütüphaneler diğer tüm resmi binalar gibi resmidir. Bazı kütüphanelerde bilgisayarımı şarj edecek priz bulamamamı zaten normal karşılarken “bilgisayara gireceksen kütüphanede ne işin var” diye bir söylemle karşılaşmış biri olarak bazı şeylerin çok yavaş değiştiğini de ifade etmek gerekir. Kısaca ben ve çevremde okuma yazmaya meraklı kişiler genelde kütüphanelerden uzak durmuştur. Bu bir vakıadır.

Misak-ı milli sınırları dışında da kütüphaneler görmem bu konuda fikrimi değiştirdi. Gerçekten değiştirdi. İçinde kitap olduğu için kütüphanelere zaten saygım vardı ama bu saygı sevgiye dönüştü. Londra’da bizdeki ilk halk kütüphanelerine benzer her ilçe belediyesinin kütüphaneleri benim de uğradığım yerlerdi bazen. Bu kütüphanelerin en önemli özelliği ilçenin merkezi caddesinde olduğu için ulaşımın kolay olmasıydı bana göre. Bunun haricinde binanın geniş ve ferah olması ise bir diğer özellikti. Yolda şarjım biterse bazen buralara uğrardım zira çoğu kütüphanenin girişinde sadece bir sürü prizlerin olduğu yerler vardı. Biraz içerde gazeteler ve dergiler. Köşede bilgisayarlar ve daha ilerde okuma salonları. Farklı farklı sandalyeler ve koltuklar. Buralar tipik halk kütüphaneleri idi ve içinde gerçekten her türlü insan var idi. Kütüphaneler belediyeye ait olduğu kurs gibi faaliyetlerin merkezi de buralar idi. Londra’daki üniversite kütüphaneleri ve British Library gibi kütüphaneler konumuz dışı olduğu için burda anlatmaya gerek yok.

Konu bence sadece kütüphane değil. Zira ben Londra’da da fazla kütüphaneye gitmezdim. Okuduğu kitabı çantasında taşıyan biri olarak İstanbul bizlere neler sunmaktadır ve bizler nerde okuruz sorusu daha önemlidir.

  1. Biz nerde okuyabiliriz

Ev şüphesiz okuma eylemi için en önemli yerdir. Lakin yeterli değildir. Özellikle büyük şehirlerde bazen bilerek ve isteyerek bazen de zaruretten vaktimizin çoğu dışarıda geçer. O halde dışarıda nerde okuyabiliriz. Ya da bir öğrenci nerde ders çalışır.

İlk akla gelen kütüphanelerdir ama çoğu zaman ulaşımı zordur. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı da tercih edilmeyebilir. Dolayısıyla alternatif yerler lazımdır. Bu açıdan bakınca ilk akla gelen yer kafelerdir. Peki kafeler okumak için uygun mudur?

Günümüzde dünyanın çoğu yerinde küresel kafe zincirlerini görmek mümkündür. Sevelim sevmeyelim ama bu tür mekanların tercih edilmesinin sebepleri üzerine durmak gerekir. Peki kafelerin hikayesi her yerde aynı mıdır ya da bir Avrupa şehrindeki kafe ile Türkiye’deki kafeler aynı mıdır?  Son yıllarda Türkiye’de de kafe sayısındaki ciddi artışı da göz önüne alırsak acaba bu kafeler kitap okumak için ya da ders çalışmak için uygun mudur?

Kesinlikle değildir. Birincisi bizde kafelerin çoğunda yüksek sesli müzik çalar ve masa düzeni ders çalışmak isteyenlere göre kurgulanmamıştır. Bu gürültüye rağmen kitaplarıyla kafeye gelen öğrenci grubu kafe işletmecisi tarafından pek sevilmemektedir. Yaşadığım iki tecrübeyi burda paylaşsam yeridir. Birincisi, Beşiktaş’ta. Ben otururken üç öğrenci kafeye geldiler ve defter kitaplarını açtılar. Biraz sonra garson geldi ve bir öğrencilerden biri çay istedi. Garson biraz sonra tekrar gelip hepiniz sipariş vermek zorundasınız, patron öyle diyor deyince çocuklar kalktılar ve gittiler. Kafeler öğrenciler için pahalıdır ve öğrenciler kafeye gittikleri zaman çok  fazla bir şey içmedikleri için işletmeci tarafından sevilmezler. İkinci örnek, Nevşehir’den. Her şehre üniversite açılması ile beraber şehirlerin yapısı da değişmiştir ve üniversite çevrelerinde yoğun bir şekilde kafeler açılmıştır. Bu kafelerin çoğu gürültülüdür ve hiçbirinde ders çalışan ya da kitap okuyan kimseyi göremezsiniz. Bir kafe nispeten daha a gürültüsüz olduğu için sınav zamanlarında öğrencilerin tercih ettiği bir yerdir. Bu sene ise öğrencilerin az olduğunu görünce, kafe çalışanlarından birine durumu sorduğumda şöyle cevap vermiş “Sorma hocam, zor da olsa kestik ayaklarını burdan. Geliyorlar sabah akşama kadar bir çay içip gidiyorlar”. İşletme sahibi şüphesiz kendine göre haklıdır ama kafelerde ders çalışmak isteyen öğrenciye yer olmadığı da bir vakıadır.

Oysa “üçüncü mekân” kavramı ile de ifade edilen kafeler, Avrupa ülkelerinde bambaşbadır. Küresel kafe diye küçümsediğimiz kafelere sabah gir ve gün boyu sadece bir kahve iç sorun değildir. Sınırsız internet vardır. Kimse gelip bir şey içiyor musun diye sormaz. Müzik yoktur. Kendin istersen kulaklığını takar dinlersin. Çoğu burayı ofis olarak kullanır. Bizde de elbette bu tür kafeler vardır ancak Türkiye’de kafelerin çoğu kitap okumak ve ders çalışmak için uygun değildir. Zaten o tür yerlerde istenmezler de. Kendi şahsım adıma; İstanbul’da börekçiler ve çay ocakları hala kitap okumak için en uygun yerlerdir. Hem bayat çay içip kazık yemiyorsun hem de kafan şişmiyor. Ama buralar “geçici çözüm”lerdir.

Bu açıdan bakınca “millet kıraathaneleri” ciddiye alınması gereken bir projedir. Okuma mekanlarına dair alternatiflerin artması her zaman faydalıdır. Peki buralar nasıl olmalıdır. Açıkçası İSAM örneği önümüzde duran en güzel örnekdir ve bize ziyadesiyle fikir vermektedir. 

  1. İSAM Kütüphanesini neden seviyoruz

Nedeni çok basit; beton denizi İstanbul’un içinde bir vaha olduğu için. Kütüphanenin etrafının ağaçlarla çevrili olması zaten başlıbaşına bir rüya gibi.  Kütüphanenin içi ferah. Okumaya ve yazmaya uygun. Yazın serin kışın sıcak. Ama en önemlisi, arada mola verdiğin zaman kütüphanenin hemen yanındaki çay ocağının varlığı. Çayın 10 kuruş olmasıdır. Daha bitmedi; öğle yemeğinin ucuz olmasıdır. Bir öğrenci İSAM’a gittiği zaman hem şehrin keşmekeşinden hem de pahalılığından uzak olduğu için çalışmasına daha rahat yoğunlaşabiliyor. İSAM konforludur. Belki basit gibi görülebilir ama köşede duran su sebili bile insanın içine ferahlık verir.

Netice olarak, özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin ve okur yazar tayfanın en çok ihtiyaç duyguğu şeylerden birisi de oturacakları “mekân”dır. Binaların tasarımı, çevre ile uyumu, içindeki sosyal imkanlar teknik konulardır ve halledilir ama böylesi yerlerin çok büyük bir ihtiyaç olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok: Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne girmek için sıra bekleyen öğrencilere şöyle bir bakmak yeter. Olmadı; yanlarına gidip neden başka yerleri ya da kütüphaneleri değil de burayı tercih ediyorsunuz diye sormak yeterlidir.

Bir Arazi Tatbikatı Güncesi/2

Bir Yere Gitmeden Önce Şarkılar da Çok Şey Söyler

Lafı çok uzutmaya gerek yok, edebiyat gibi müziğin de bizlere; daha doğrusu bizim mekân ile olan hikayemize dair söyleyeceği çok şey vardır. En basitinden bir şarkıda geçen dağ, deniz, ırmak, yer isimleri gibi coğrafya ile doğrudan bağlantılı şeyleri şarkılarda görmek mümkün olsa da müzik ve mekân arasındaki ilişkinin çok daha köklü bir mevzu olduğu ve bunu kavramak için ciddi bir uzmanlık gerektiği aşikardır. Elbette faydalıdır ancak coğrafya ve müzik arasındaki ilişki şarkılardaki coğrafî kelimelerin fihristini çıkarmaktan çok daha kapsamlı ve derindir. Bu sebepledir ki; yazının bu bölümü “Benim öykümde Karadeniz Şarkıları” bağlamında okunabilir ki bence nesneleri kendimizin kılar da öyle anlatırsak sanki taşlar tam anlamıyla yerine oturuyor hissi veriyor bana. Belki hüsn-ü zaman ama olsun.

a- Sinop Hapishanesi’nde “Aldırma Gönül” Diyen Bir Yazar

Aldırma Gönül adlı şarkıyı Türkiye’de bilmeyen yok gibidir. Bu şarkıyı Türkiye’de ben solcuyum diyen herkes bilir. Şarkı sol söylem ile o kadar anılmıştır ki zamanla şarkı başka başka anlamlar kazanır.   “Aldırma Gönül”  denilince akla Edip Akbayram gelir ve hatta şarkı artık onunla özdeşlemiştir. Oysa şarkıyı Selda Bağcan, Gülden Karaböcek ve yenilerden Hayko Cepkin de seslendirmiştir. Bir şarkıyı kimin söylediği gerçekten önemlidir. Misal, Gülden Karaböcek yorumunu dinleyince şarkı aşk acısından bitap düşme halini çağrıştırırken Edip Akbayram da ise devrim tutkusuna bir güzelleme var gibidir. Ya da biz öyle anlarız.

Bu şarkı sözlerinin orjinali bir Sabahattin Ali şiiridir. Her okuyucu şiirden farklı anlamlar çıkarır çıkarmasına da  şarkı şiiri, bence, çoktan konteksinden çıkarmıştır. Sabahattin Ali  bu şiiri Sinop Cezaevi’nde yattığı 1933 yılında kaleme almıştır ve  eserin adı “Hapishane 5″dir:

Hapishane Şarkısı
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma

Dumas’ın Monte Kristo Kontu adlı eserindeki “Chateau d’If Hapishanesi” kadar değildir elbette ama Sinop Cezaevi de mapuslarda derin izler bırakmıştır. Benim için tasavvuru imkansız. Kalın duvarlar, dışarıda deniz ve yalnızlık…hepsi birleşince derin bir kuyu. Bana hep bunu çağrıştırmıştır Sinop Cezaevi:

Ben ne kadar şiire karamsar anlamlar yüklemeye çalışsam da şair ümitvardır. “Dışarda azgın dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar…” diye durumu tasvir ettikten sonra “Seni bu ses oyalar/Aldırma Gönül Aldırma” diyerek ümidini korumuştur. Sanırım bu umut sebebiyle Türk solu çok sevdi bu şarkıyı. Kim bilir.

Selçuklu sultanı İzzettin Keykavus zamanında tersane olarak inşa edilen yapı 1568 yılından sonra 1999’a kadar hapishane olarak kullanılmıştır. Şimdi ise bir müze.  Sinop Cezaevi’nde Kırım Hanı Giray Han ve “Memleket Hikayeleri‘nin yazarı Refid Halit Karay’ın da mapus olduğunu ayrıca not düşmeliyim.

Bu arada ben Aldırma Gönül’ü yorumlayanlar içinde Selda Bağcan’ınkini daha çok beğeniyorum.

b- Her yâr sevenin  bir “Çarşamba’yı Sel Aldı”sı var mıdır?

Sanırım coğrafya ve türkülere dair bir örnek verin dense hemen hemen herkesin aklına ilk olarak bu türkü gelebilir. Çünkü “sel” öyle ya da böyle çoğu yerde hayatın bir gerçeğidir. Bu türküde olduğu Yeşilırmak Nehri çoğu zaman çoşmuştur ve Çarşamba Ovası’na sel olup akmıştır. 

Bu türküyü benim için farklı kılan ise babamın çok seviyor olmasıdır. Çoğu kişi Yıldıray Çınar ismini bilmez. Ben onu çocukluktan beri bilirim. Ama sonradan öğrendiğim şey ise; Anonim bir türkü olan ” Çarşamba’yı sel aldı”yı tüm Türkiye’ye 1970’lerde Yıldıray Çınar’ın meşhur ettiğidir. Zira o yıllarda kendisinin de hatrı sayılır ünü vardır.  Aynı adla yani “Çarşamba’yı Sel Aldı” adında 1970 yapımlı başrolünde Yıldıray Çınar’ın oynadığı bir filmin olduğunu da ayrıca not etmeliyim.

Bu türkünün hikayesi de çoğu türküde olduğu gibi bir aşk hikayesidir. Ahmet ve Melek adında iki genç birbirini severler ama kavuşamazlar. Bu kavuşamama hali Yeşilırmak Nehri’nin sel sularında son bulur. Sel suları çekilince iki aşığın cesedinin el ele bulunması hikayeyi daha dramatik yapar ki bu yüzden olsa gerek kavuşamama halinin sembolüdür “sel”.

c. Ünye’de Fatsa Bir Oldu Narinim

Kendi memleketim olduğu için bu türkü benim için daha bir özeldir. Türkiye’nin çoğu komşu şehrinde olduğu gibi Ünye ve Fatsa arasında da bitip bilmez bir rekabet vardır. Ayrıca 12 Eylül 1980 öncesi siyasi ortamı hesaba katarsak Fatsa’nın tartışmalarda ayrı bir yeri vardır. Çekişen bu iki şehir aynı zamanda Karadeniz’in en büyük ilçelerinden ikisidir. Ancak bu türküde Ünye ve Fatsa birleşmiş gözükmektedir. Neye karşı birleşmişlerdir? Türkünün sözlerinde de görüleceği gibi ahali Hekimoğlu’na karşı birleşmiştir. Yaygın kanaat Hekimoğlu’nun zorbalara karşı bir asi olduğudur. Bu kanaat öyle bir yerleşmiştir ki Hekimoğlu özgürlüğün sembolü bile olmuştur çoğu için. Oysa Hekimoğlu’nun zorba bir eşkiya olduğua dair iddialar vardır. Yine aynı durum; sanat eserlerini zamanlar biz yeniden kurarız, kurgularız.

Hekimoğlu Derler Benim Aslıma

Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım kendi nefsime

Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu geliyor aslan yürekli

Konaklar yaptırdım döşetemedim
Ünye Fatsa bir oldu başedemedim

Pencereden baktım kırat geliyor
Kıratın üstünde paşa geliyor

İster vali gelsin isterse paşa
Gelme paşa gelme ben atmam boşa

Çiftlice’nin muhtarı puşttur pezevenk
Hekimoğlu geliyor uçkur çözerek

Mangallarda yanıyor fındık kömürü
Çok canları yakıyor martin demiri

Ünye Fatsa arası ordu kuruldu
Hekimoğlu dediğin o da vuruldu

Hekimoğlu’nun bir halk kahramanı mı yoksa bir eşkiya mı olduğu her ne kadar tartışmalı olsa da internette şöyle bir dolaşıldığı zaman genelde Hekimoğlu hakkında güzellemeler mevcuttur. Hatta cümlenin biri şöyle başlar: “Fakir ve mert bir ailenin çocuğu olan Hekimoğlu…” Türkülerin illa tarihi olaylara ışık tutması gerekir mi, tartışılır. Bu konu halk bilimi uzmanları ve müzikologların bilebileceği bir şey gibi.

Türkülerin çoğu sözlü geleneğin ürünüdür. Kuşaktan kuşağa söylenerek aktarılır ve uzmanlar o türküleri derleyerek yazılı hale getirirler ki bu tür çabalar da nispeten yenidir. Hekimoğlu Türküsü’nün farklı versiyonları vardır ki bu da gayet normal. Bu türkü sanırım 1960’larda derlenmiştir. Biraz spekülatif olacak ama sanki türküde derleyenlerin de  izleri var gibi geliyor bana. Türküde geçen “Mangalda yanıyor fındık kömürü” ifadesi bana çokta gerçekçi görünmüyor. Günümüzde özellikle Ordu ve Giresun bölgelerinde mangallarda fındık kabuğu yakılsa da 19.yüzyıl sonunda böyle bir durum söz konusu mu tartışılır. Zira fındık nispeten yeni bir ürün.

Her ne olursa olsun; geçmişe çokta takılmaya gerek yok. Bu bağlamda Hekimoğlu Türküsü yiğitliğe ve mertliğe bir çağrıdır. Değerlidir. Özgündür.

d. İmkansız Yoktur: Dereler Bile Yukarı Akabilir

Malumdur, tanışma fasıllarının sıkıcı bir yanı vardır. Konu bulmakta zorlanır insanlar ve mevzu bir şekilde “nerelisin” sorusuna gelir. Ben bu soruya “Orduluyum” diye cevap verdiğimde,  istisnasız muhataplarım “Ordunun dereleri sahiden yukarı mı akıyor ya da  neden yukarı akıyor ki” diye karşılık verirler. Sanırım konusuzluk böyle bir şey. Elbette, karşımdaki kişiye türküyü yakan kişinin mübalağa ve tariz sanatı yaptığını, aslında burda başka bir şeye vurgu yapıldığına dair açıklama yapmıyorum. Çünkü onu o kişi de bilir. O yüzden ben de zevahiri kurtarmak için “Sorma yahu, bizim orda dereler hep yukarı akar” der geçerim. Yalnız bazı münasebetsizler işin içine istihza da katıp illâ devam etmek isterler ve “Aynı hamsinin kavağa çıkması gibi mi” diye sorduklarında “Çıkarlar efendim çıkarlar; nasıl Yunus ‘Çıktım erik dalına/anda yedim üzümü’ diyorsa bizim hamsilerde kavağa çıkmakla kalmazlar, o kavakta erik ve üzümü eş zamanlı yerler, anlamazsın bile” derim demesine ama zaten o esnada sohbet çoktan kopmuş olur.

Kısaca Ordu’da dereler yukarı akmaz. Hacer denilen garip bir kızın sevdalısı Mehmet hakkında yanık sözleridir bu türkü. Mehmet terketmiştir o diyarları. Hacer’e ise bir ömür dere kenarlarında onun adını yad etmek kalmıştır.

e- Irmaklar gibi akıp uzun uzun, terkediyorum bu kenti

Benim çocukluğumda Karadeniz müziği denilince akla hemen kemençe ve ona bağlı olarakta horon gelirdi. Bu öyle bir şeydi ki, Karadeniz insanı Temel’in birer kopyasısına yani sürekli kahkaha atan ya da başkalarını güldüren bir tipe indirgenmişti. Sanırım bu durumu yıkan Kazım Koyuncu oldu. Çokta iyi yaptı. Ne kadar şükran duysak azdır.

Teşbihte hata olmaz düsturuna sığınıp şöyle denilebilir; illa bir benzetme yapılacaksa Kazım Koyuncu şarkıları II. Yeni Şiirleri gibidir. Geleneksek olan çoktan yıkılmıştır. Bütün hikaye artık şehirdedir. Hatta şehrin kuytu köşelerindedir.  Şehrin o depdebeli ve aynı zamanda insanı yersiz yurtsuz bırakan sokaklarının hikayesi. O yüzden Kazım Koyuncu’nun Karadeniz’i bildiğimiz o eski Karadeniz değildir. Bir kentlinin Karadeniz’i yeniden üretmesidir. 

Bütün yaptığım analize en yakın şarkı ise; “Ayrılık Şarkısı” adlı şarkıdır. O şarkıda sanatçı ve biz dinleyiciler bir kenti terkederiz. Kuvvetle muhtemel, terkedilen bu kent bir metafor. Çünkü biz modern insanlar her an her yeri terketme arzusu içinde varlıklarız. Terk edip onu yeniden kuran…

Ayrılık Şarkısı

Ardımda bırakıp gül çağrısını
Ayrılık anı bu sisli şarkıyı
Irmaklar gibi akıp uzun uzun
Terkediyorum bu kenti
Ahh, ölüler gibi

Şarkılar bir çığlığa sığınmaksa
Şimdi, sonsuz bir yangın gibi
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek;
Yaralı bir kuş gibi

Kumral bir çocuğun yaz öyküsü bu
Şarkılarla geçtim aranızdan
Yalnızlar gibi susup uzun uzun
Düşlüyorum bu kenti
Ahh, bir aşk gibi

Şarkılar bir çığlığa sığınmaksa
Şimdi, sonsuz bir yangın gibi
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek;
Yaralı bir kuş gibi

Düşlüyorum bu kenti
Son bir aşk gibi

Onun şarkılarında farklı farklı yerler birbirine girmiştir. Geleneksel olan artık yanıbaşımızda değildir ama aynı zamanda bir düş olduğu için yanımızda ve hatta içimizdedir. Karadenizin o neşeli yanı eş zamanlı olarak hüzünle sarmaş dolaştır. Bu elbette eskiden de varmıştır ama şimdi olan ise üslubun daha bireysel olmasıdır. Hikaye artık ferdidir. O yüzden Karadeniz mi Kazım Koyuncu’yu inşa eder yoksa Kazım Koyuncu mu Karadeniz’i yeniden inşa eder bilinmez. Bence ikincisi.

Kazım Koyuncu bir yol açmıştır ve bence Karadeniz müziği adı altında şarkı yapanların büyük bir çoğunluğu onun açtığı yoldan ilerlemektedir. 

Bir Arazi Tatbikatı Güncesi/1

“Yeşil ve Maviye Doğru” adlı Arazi Çalışması Öncesinde

Söz uçar yazı kalır derler ya hani; bunu hepimiz biliriz lakin hayatımıza dair çoğu şey kayda alınmadan buhar olur gider. Sanırım bunun en önemli sebebi yazıyı ertelemek olsa gerek. O yüzden,  bu arazi çalışmamızı an ben an not almaya karar verdim ki ortaya çıkacak metin hem öğrencilere bir kaynak hem de benim için farklı bir tecrübe olmuş olacak. Geriye dönük metin yazmak nispeten daha kolay. En azından benim için öyle. Çünkü yazının yazıldığı an geçmişi bir şekilde kendi kalıbına sokar. Ve ortaya kurgusal bir metin çıkar. Arazi çalışması esnasında anlık notlar alıp onları kısa bir süre sonra kağıda dökmek, görece, daha gerçekçi gibi. Zahmetli yanı olduğu muhakkak. Ancak bilim faaliyeti yapmaya aday öğrenciler için başlangıç itibariyla bu yol daha pedagojik. Yine en azından bu durum bana göre öyle. Bundan dolayı gün içinde aldığım notlar çerçevesinde yazacağım. Elbette her mevzuyu ve her görüleni yazmak imkansız. Mutlaka seçici olmak gerekecek. Bazı şeylerden çok uzun bahsederken bazı şeyler üzerinde daha kısa durulacak ve hatta giç görülmeyecek ya da görmezden gelinecek.  Berger’in “Görme Biçimleri  adlı eserinde bahsettiği gibi, neticede, her bakan göz farklı şey görecektir ve bu yazılanlar da benim zaviyemden görülenlerden başkası değildir.

Bu salt bir bilimsel metin değildir. Adı üzerinde bir günce. Bilimsel bir yolculuğa çıkan çiçeği burnunda coğrafya öğrencileri için ve yazma sürecinde onların da olduğu bir metin.

Nevücoğrafya (Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Coğrafya Bölümü) olarak bu bizim üçüncü arazi çalışmamız. Diğerlerinden farklı olarak “Yeşil ve Maviye Doğru: Karadeniz Arazi Çalışması (24/28 Nisan 2018)” başlıklı bu arazi çalışması üç gece konaklamalı dört günlük bir faaliyet.

Bölüm olarak gezinin planlamasını çok önceden yapmış olmamız daha başlangıçta hata payımızı aza indirdi denilebilir. Zira bu tür organizasyonlarda mutlaka eksik bir şey çıktığı için epey önceden planlama yapmak ve üniversitedeki yazışmalara erkenden başlamak sürecin sorunsuz devam etmesini sağladı. Ayrıca bir diğer kazanç ise; bu tecrübe daha sonraki arazi çalışmaları için epey öğretici olmuştur.

Süreçte, Şenay Hoca, Ali Hoca, Hasan Hoca ve ben senkronize bir şekilde bütün hazırlıkları tamamlamışken Şenay Güngör Hoca’nın son anda arazi çalışmasına katılamayacak olması bizleri üzdü.

Bizi üzen bir diğer husus ise öğrenci sayımızın kalabalık olması dolayısıyla bazı arkadaşların arazi çalışmasına katılamayacak olmasıdır. Bu vesileyle, coğrafya gibi sınıf dışı ortamlarda da çalışmalar yapan bölümlerde sınıf mevcudunun  kırk kişiden fazla olmasının verimi azalttığını ifade etmeliyim. 

Şu an itibariyle hemen hemen her şey hazır.  Konaklama yerlerinden nerede ve ne zaman yemek için duracağımıza kadar bütün pratik mevzuların planlaması yapıldı. Güzergahları da gösteren haritanın mevcut olduğu arazi çalışması programı ve çalışmada ele alınacak konuları ifade eden metni bitirmek üzeriyiz. Bunu “nevüvoğrafya” sosyal medya hesaplarında yayınladığı zaman süreçte bir nevi başlamış olacak. Vira bismillah:)



Çekoslovak Tarihi’nden Bir Kesit

İzini sürmeyi düşündüğüm bir konu hakkında İCOSS-Nisan 2018’de bir sunum yaptım. Bu konunun ilgimi çekme sebepleri; Birincisi, bizim hikayemizde önemli bir yeri olan Birinci Dünya Savaşı, acaba küçük ve yeni kurulan bir devletin zaviyesinden nasıl görülüyor. Ayrıca Çek tarihinin ve düşüncesinin derinleriklerine yol alma çabası. İkincisi, Rus tarihi için oldukça önemli olan Bolşevik İhtilali öncesinde ve sonrasında neler olduğu. Son olarak, “Derin Asya” nın önemli bir parçası olan Sibirya ve çevresi. Bu vesile ile sunumun özetini aşağıya koyuyorum. Umarım tez zamanda bu konuda yazılan şeyleri Çekçe’den de okuyabilirim. Umarım.

Birinci Dünya Savaşı Esnasında Çekoslovak Lejyonerlerin Trans Sibirya Yolculuğu

Birinci Dünya Savaşı’na kadar kendine ait bir devleti olmamış Çekler ve Slovaklar savaş öncesinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaydı. 19.yüzyılda belli bir ivme kazanan Çek ve Slovak ulusal bilinci, I. Dünya Savaşı’nı bağımsızlık için fırsat bilerek savaşta Avusturya Macaristan İmparatorluğu karşısında İtilaf Devletleri’nin yanında yer almıştır. İlk olarak 1914 yılında Rusya’da yaşayan Çek ve Slovak gönüllülerden oluşan ve zamanla sayıları altmış bini bulan Çekoslovak Lejyonerler, Rus Çarlığı Ordusu içinde Zborov Muharebesi’nde savaştıktan sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalinin olması ve Bolşeviklerin savaştan çekilmesi ile durumları tamamen değişmiştir. Bu çalışmada, ilk olarak savaş sonrası Çekoslovakya Devleti’nin ordusunu oluşturacak olan Çekoslovak Lejyonerlerin nasıl oluştuğu, Rusya ile hangi cephelerde savaştığı, Bolşevik İhtilali’nden sonra Çarlık Rusya’sının yanında yer alarak Bolşeviklere karşı verdikleri mücadele üzerinde durulacaktır. Daha sonra ise, İtilaf Devletleri’ni destek amacıyla Fransa’ya gitmek için Rusya’nın batısındaki Panda’dan Rusya’nın doğusunda Pasifik kıyısında yer alan liman şehri Vladivostok’a kadar devam eden Trans-Sibirya yolculuğu tarihi coğrafya perspektifinde ele alınacaktır”

Büyülü Bir Resmin Ardından; Miloš Forman ölmüş

2000’li yılların başı. Sürekli gittiğim bir kafenin hemen girişindeki duvarda asılı bir resim. Diğer duvarlarda da başka resimler. Resim de denmez,  film afişleri bunlar. Ne zaman gitsem ve nereye otursam o afişe gözüm takılırdı. Bir adam muzipçe yukarı doğru bakıyor. Jack Nickholson’dan başkası değil o istihza dolu gülüşü ile bir yerlere bakan adam. İngilizce’ye yeni yeni merak duyduğum zamanlar olduğu için olsa gerek zaten zihnimde çoktan yer etmiş afişte yazan filmin adı: “One Flew Over The Cockoo’s Nest”. Uzun bir süre izlemedim o filmi. Filmin adının da anlamına bakmadım. Ama o görüntü hep aklımda yer etti. O kafede  muzip insanlar çok olduğu için mi nedir sanki o afişteki adam da kahve müdavimlerinden biri gibiydi. Sanırım nesnelerin mekânlarda insanlarla sarmaş dolaş olmasının bir örneği.  Sonra o filmi izledim ben. Film aklıma “Guguk Kuşu” olarak yer etti. Ama afişi zinimde orjinal adı ile kaldı.

Daha sonra ise bu filmin yönetmeni oskarlı Miloš  Forman‘ın Çek asıllı olduğunu öğrendim ve hemencecik fimle beraber yönetmenini de kendi hikayemin içinde bir köşeye yerleştiriverdim. Bir başka sevdim.

O kafe çoktan kapandı.  O duvarda şimdi ne var bilmiyorum. 1931 doğumlu yönetmen 13 Nisan’da 87 yaşında vefat etmiş. ne diyelim; toprağı bol olsun.

Mekanın Seçkinleştirilmesi (Gentrification)

En genel ifadeyle, alt sınıfa mensup insanların yaşadığı semtlere orta-üst sınıfın yerleşmesi. Sınıf derken ekomik anlam kastediyorum. Değişik türleri vardır. Daha doğrusu mekânın “seçkinleştirilmesi” anlamına gelen bu süreç her yerde farklı bir hâl alabiliyor. Ülkemizde ise durum üç aşağı beş yukarı şöyle; Bir defa olay şehir merkezindedir. Ya da eskiden şehir dışı olsa da günümüzde şehir içindedir. Gentrification’a tabi semtlerin geçmişe ait hikayeleri de farklı olabilir.Kimi mahalleler bütün geçmişi boyunca fakirdir. Kimileri ise geçmişte zenginlerin ve elitlerin tercih ettiği mekanlardır. Geçmişte mahallenin meskunları ister fakir olsun ister zengin, bu kavramın uygulanacağı yerlerin günümüzde yoksul, fakir ve öteki kabul edilen insanlardan oluşması gerekir.

Dar gelirlilerin iskan tuttuğu semtlere üst gelir grubuna ait insanların yerleşmek istemesiyle başlar süreç. Buralar tehlikeli yerlerde olsa, binaları metruk da olsa, sakinleri daha alt seviyede de olsa; şehrin merkezinde yer aldığı için cazip yerledir. Gelirler ve yüksek bedellerle binaları kiralarlar ya sa satın alırlar. Buralara nispeten lüks kafe, restorant, sanat galerileri vb açarlar. Semt sakinleri eski kira bedelleriyle evlerinde kalamaz olur. Çünkü yan bina binlerce dolara kiraya verilmiştir ve bunu gören ev sahibi kirayı artırmak ister, daha doğrusu eski kiracıyı çıkarmak ister. Çünkü ev sahibinin istediği kirayı yalnız mahallenin müstakbel sakinleri verebilir. Bu durumda mahalle sakinleri yavaş yavaş buraları terk etmek zorunda kalırlar. Terketme öncesinde ve terketme esnasında vurdu kırdı olması cepheden çekilme psikolojisidir.

İstanbul’daki vakıaya en güzel örnek Sulukule, Balat, Cihangir, Galata, Tophane, Tarlabaşı semtleridir. Konu İstanbul olunca, her yer, her semt, her mahalle nevi şahsına münhasır olduğu için, yukarıda ismi zikredilen semtlerin “gentrification” süreci de ayrı ayrı değerlendirmelidir. Mesela dünyada bu vakıanın görüldüğü her yerde mahallenin sakinleri süreçten rahatsızdır ve yerel idare bu rahatsızlığı gidermek için az veya çok sosyal projeler geliştirmeye çalışır. Fakat Sulukule örneğine baktığımızda rahatlıkla görürüz ki mahalle sakinlerinin fikirleri, geçmişleri, değerleri tamamen yok sayılmıştır ve hatta yok edilmiştir. Olması gereken mahallenin dokusu zedelenmeden ve mahallenin dâhili-harici sorunları göz önüne alınarak kentsel dönüşüm süreci oluşturmaktı. Bir mahalleyi yok etmek aynı zamanda bir kültürü yok etmektir. Sulukule mahallesi ne kadar olumsuz çağrışımları olursa olsun “bize ait” ve şehrin hafızasında izleri olan bir mahalledir, mahalleydi. Yıkılan mahallenin yerine inşa edilecek Osmanlı mimari tarzında evlerin ne kadar bizden olduğu tartışılır. Şeklin ve betonun; kültüre ve ruha yine galip gelmesi. Belli bir kültürü olan mahallelere dair işlem yaparken oldukça dikkatli olunmalıdır. Karagümrük, Balat, Çarşamba vb gibi köklü mahalle kültürü olan yerlerde yenilik yapılırken geçmişten günümüze gelmiş ve geleceğe intikal edecek olan ya da etmesi gereken sosyal dokuyu zedelememeye dikkat edilmelidir. Yenilik her şeyden önce semt sakinlerine bir şeyler katmalıdır. Oysa İstanbul’un en radikal kentsel dönüşüm örneklerinden biri olan Sulukule Mahallesi’nde Sulukuleliler, bu dönüşümden bir şey kazanmadıkları gibi yok sayılmışlardır. “Sulukuleliler” ifadesi bir aidiyetin adıyken, bu semt yok edildiği için, amahallenin eski sakinlerine  artık Sulukuleliler değil de çingene diyeceğimiz yaşanan dönüşümün ilk ve en önemli yansımasıdır. Eski Sulukulelilerin bir çoğunun geceleri Karagümrük meydanında cümbür cemaat çaylarını yudumlaması sosyal doku, sosyal yapı denen şeyin aslında az da olsa ciddiye alınması gerektiğinin göstergesi değil midir? Ya da Karagümrük Mahallesi de bir dönüşümden  mi geçmelidir?

Gentrification kavramı Türkçe’ye ilk zamanlarda genellikle “soylulaştırma” olarak tercüme edilip kullanışmıştır. Ancak sınıfsal bir çağrışım yaptığı için doğru bir çeviri değildir. Bazı kaynaklarda “kente geri dönüş hareketi” olarak adlandırılan süreç bazı çalışmalarda “mahallenin canlandırılması”(neighborhood revilazition) olarak adlandırılmıştır. Bazı çalışmalarda “kentsel sızma”, “ seçkinleştirme” olarak isimlendirilen kavram ülkemizde en çok “Kentsel Dönüşüm” olarak bilinmektedir.

“Kentsel Dönüşüm” son 10 yıldır tedavülde olan bir kavram. Peki bu kavramın tedavülde olmasının arka planında neler vardır? Bunu anlamak için öncesine bakmak yani kentsel dönüşüme konu olan yerlerde yaşanan göç olayını iyi analiz etmek gerekir. Türkiye 1950 yılından sonra köyden şehre doğru hızlı göç yaşamaya başlamış bir ülkedir. 1950’lerde İstanbul’a gelen ilk kuşak hakkında yapılan araştırmalar bu göçmenlerin farklı dinamiklerle boşalmakta olan Fatih, Eminönü, Beyoğlu’nun tarihi konut alanlarına yerleşerek bu alanları kendilerine göre uyarladığını göstermektedir. Bu tarihi semtlerin yeni sakinleri Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden gelen göçmenler olmuştur. Bu kuşağın çocukları olan ikinci kuşak arasında şehre tutunamayanlar kaybolup gitse de belli bir bölümü sermaye birikimi ve siyasete olan etkileri ile şehrin geleceğinde önemli aktörler olmaya başlamıştır. Bu sürece daha sonra gelen göçleri de eklersek durum daha kaotik bir hâl alır. 1950 yılından sonra yaşanan göç ile beraber semtin eski sakinleri semti çoktan terk etmişken, ilk gelen göçmenlerin tarihi yapıyı kendilerine göre uyarlamasından sonra ikinci kuşak da bu tarihi konut alanlarını terk etmiştir. Bu alanlara nispeten daha yeni olan göçmenler yerleşmiştir. Bugün tarihi semtlerde iskân edenleri suçlayanların ebeveynlerinin bir kuşak önce aynı suçlamalara maruz kalması ayrı bir sosyolojik olgudur? İstanbul’u mahvettiler sözünü çokça kullananların bir zamanlar aynı ithamlarla karşı karşı karşıya kalmış olması ve bu unutmuş gözükmeleri görece sınıf atlamanın  işaretidir ya da acaba eski göçmenler bu mekanları şehrin yeni göçmenlerine layık mı görmüyorlar?..

Bunlar üzerinde durulması gereken konulardır. Kentsel Dönüşüm ama neye dönüşüm. Var olan dönüşüm acaba tarihi olana mı dönüştür yoksa bütün dönüşüm sadece ekonomik alanda mı yaşanmaktadır. Ve bu dönüşüm yaşanırken toplumsal unsurlara ne kadar dikkat edilmektedir?..

Gentrification süreci kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu kaçınılmaz olan süreçten zarar almadan nasıl faydalı çıkılabileceği ya da zarar alınıyorsa en az zararla nasıl çıkılacağı üzerinde durmak gerekir.

Genel olarak iki yaklaşım vardır: Gentrificiation, kimilerine göre “silici ve sosyal coğrafyayı yok edici” olarak değerlendirilirken kimilerine göre “ kent parçalarının geri dönüşümü, yükseltilmesi ve rönesansı” olarak kabul edilir. Açıkça görüleceği gibi birinci yaklaşım olgunun olumsuz yanlarına dikkat çekmeye çalışırken ikinci yaklaşım ise ağır basan pozitif yandır. İster birinci yaklaşım olsun ister ikinci yaklaşım olsun şu bir gerçektir ki süreç kaçınılmazdır.

Süreci daha iyi anlamak için bu iki yaklaşımın bileşenlerini aynı anda doğru analiz etmek gereklidir. Kaotik bir ortamın oluşacağı bu süreçte süreci etkileyen unsurların hiçbiri ihmal edilmeden bütüncül bir bakış açısı yani sosyal, kültürel, ekonomik ve politik unsurların hepsi göz önüne alınarak incelenmelidir: ” Sosyo-kültürel bileşenler (yeni orta sınıfın tüketim kalıpları, değişen demografik yapısı ve yaşam şekli; kültürel faktörler; cinsiyet; ırk ve eğitim), Ekonomik bileşenler(ekonomik değer farklılıkları, arsa ve konut pazarı, ekonomik yeniden yapılanma, yeni konut üretimi ve ulaşım maliyetleri) Politik bileşenlerin(devlet politikaları ve devlet yardımları). Bütün bu bileşenlerin etkisiyle yaşanacak değişimler de sadece mimari alanda değildir: Muhtemel değişimler: Sınıfsal değişim, değer artışı ve buna bağlı yerinden edilme, ticaretin yapısında yaşanan değişim, yapıların fiziksel iyileşmesi” 1

İstanbul’da kentsel dönüşüme konu olan alanlar 4 başlık altında gruplandırılabilir.

  1. Birinci dalgada süreç bireysel girişimlerle şekillenmiştir. (Arnavutköy,Ortaköy, Kuzguncuk).
  2. İkinci dalgada süreç yoğun kültür ve eğlence etkinlikleri çevresinde şekillenmiştir. (Galata, Cihangir, Asmalımescit)
  3. Üçüncü dalgada süreç daha organize bir şekilde hazırlanan kamusal yatırım projeleri üzerinden biçimlenmiştir. (Fener, Balat)
  4. Dördüncü dalgada ise, kamulaştırma çalışmaları ile etki alanı daha geniş ancak sosyal yönü oldukça zayıf projeler hazırlanmaya başlamıştır. Sulukule Projesi ile başlayan dördüncü dalgadaki yenileme projelerinde ekonomik kalkınma ve rant en büyük dinamiği oluştururken, yatırımcılar süreçte en büyük rolü üstlenmektedir.
1. Begüm Şişmanyazıcı, Hülya Turgut Yıldız, Mimarlık Dergisi 352,  “Tarihî Kentsel Alanlarda “Toplumsal ve Mekânsal Yeniden Yapılanma”: Fener ve Balat Örneği”

Pek Kişisel Bir Yazı

Nerede okuduğumu bilmiyorum ama şöyle bir sahneydi,  hatırlıyorum: "Hikayenin kahramanı bir yere gidiyor. Sanırım tarihi bir yer. Ya da o kişi için önemli bir yer. Adam yürüyor ve bir an duraklıyor, elini taştan duvara koyduktan sonra bir şeyler olur ve zaman bambaşka bir hâle bürünür". O sahne büyülemişti beni. Aslında bilinen bir temadır bu. Bazen geçmiş bize gelir; bazen de biz geçmişe gideriz. Yine hatırlıyorum; kitabın o sayfasında içtiğim kahvenin yudumu bir başka olmuştu. Peki neden?

Hayatımızın bir çok anında geçmişe doğru gideriz. Lakin adını hatırlamadığım kitapta sanırım beni etkileyen adamın ne geçmişe gitmesi ne de mâzinin o ana gelmesidir. Aklımda tek kalan o yoğunluk.

Genelde her şey "yaşanmışlıklar ya da hatıralar" ile açıklanır. Öyle ya yaşayageldiğimiz şeyler birikir ve ansızın bir yerlerde karşımıza çıkar. Şüphesiz bu önemlidir. Lakin sebep sırf bu olmasa gerek. Daha küçüklükten itibaren çok eski bir yere (sonradan tarihî sıfatı imdada yetişir) gittiğimde daha o an ortamın büyüsüne kapılırdım. Sessizleşirdim. Gariptir o an farkına bile varmadığım bir sürü duygu içiçe geçerdi.

Bu kadar lafı neden mi ettim. Şundan;

İkisi örtüştü. Biri bir şarkı, diğeri de bir kitap. Şu aralar Moğollar'ın "Yolum Seninle" adlı şarkısını dinliyorum. Nasıl rastladı isem "Sevmek Zamanı" adlı filmden görüntüler eşliğinde. O film de gariptir benim için. Her şey net, her şey açık ve hatta tüm söylenenler çocukça söylenmiş olsa bile nedense o filmi severim. Sanırım, görüntü ve metaforlar hiç kavga etmeden kolkola gittiği için bu filmi seviyorum olsa gerek. Diğeri ise; şarkı ve filme dair görüntülerin haricinde Walter Benjamin'in Pasajlar  adlı kitabıdır. Kitaba dair çok şey söylemek isterim lakin şu an tek söyleyebileceğim bu kitapta okuduğum her cümle "yoğunluk" hissi veriyor. Elbette kitap, şarkı ve filmin birbiri ile doğrudan hiç bir bağı yok. O yüzden başlıkta da ifade edildiği gibi bu yazı pek bir kişisel yazı. İlla bir şey söylenecekse; "Pasajlar" ın söyledikleri gerçekten güzel şeyler. Bu ise bahs-i diğer. 

İçimizdeki Mekân ve Mahalle

Biz bir “yer”de yaşarız ve o yaşadığımız yerin bir takım özellikleri vardır. Dağlık ya da düz olmasından tutunda ikliminin sert veya mutedil olmasına kadar birçok nitelikleri vardır.  O yeri bir bütün olarak düşündüğümüzde akla, genel olarak, mekân kavramı gelir. Ji Fu Tuan: “Mekân kavramı yer kavramından daha soyuttur” derken, aynı zamanda,  mekânın izahının ve analiz edilmesinin biraz daha çetrefilli olduğunu ifade etmektedir.

Gaston Bachelard,  “Mekân’ın Poetikası” adlı kitabında “imge”lerin bilimsel (ya da daha doğru bir ifade ile bilimci" metotlarla anlaşılmasının mümkün olmadığını; salt aklı esas alan açıklamaların ayrı bir yaratılma süreci olan imgelerin ilk sebebinin anlaşılmasında kifayetsiz kalacağı ifade edilir.

Peki, dünyanın ve hayatın en önemli imgelerinden biri olan “mekân”ı tanımak ve bilmek için ne yapmalıyız? Yüzyıllardır içinde insanların yaşadığı, her bir insan tekinin içinde ömür geçirdiği mekânları anlamak için ne gerekmektedir?

Yi Fi Tuan’ın “Space and Place” adlı kitabının girişindeki örnek dikkate değerdir. Danimarka’daki bir şatoyu gezen fizikçi şöyle sorar ve hemen peşinden cevap verir:

Bu şatoda Hamletin yaşadığını bilmeseydik, acaba bu şato gözümüze nasıl gözükürdü? Sadece taş ve tuğladan ibaret kalmaz mıydı!.. Ama biz Hamlet’in orada yaşadığını bildiğimiz için oralara farklı gözlerle bakarız.

İçine Hamlet’in ruhu sinmiş bir mekân elbetti ki artık yalnızca bir mekân değildir; çok daha ötesidir. Belki de daha doğru bir ifade ile mekân denen şey gerçektende bu içine insan sinmiş mekânlardır. Peki, bu mekânın çok daha ötesinde olanlar dediğimiz şey mekana dâhil midir; yoksa mekanla alakası olmayan şeyler midir? Burası önemli bir noktadır. Çünkü bu nokta Coğrafya’nın sınırlarını da belirlemektedir. Sınırların daha hümanistik olana doğru kayması doğrudur. Çünkü içinde insan olmayan bir mekânı analiz etmek eksik olacaktır. Hele artık tabiatla bağı neredeyse kopma noktasına gelen bir insanın yaşadığı yeri anlamak için elbette ki insanın içinde olan mekâna konsantre olmalıyız.

Coğrafya çoktan beridir tercihini zaten beşeri olana doğru yapmıştır. Coğrafya ile ilgisi olmayanlar için coğrafya hâlâ dağ, tepe, ova, yağmur, kar, rüzgâr gibi tabiat olaylarından ibaret bir şey iken Coğrafya’nın, projektörlerini beşerî olana çevirmesi yeni bir olgu değildir. Coğrafya’nın dikkatini mekânın içindeki insana çevirmesiyle ilgili epey bir külliyat oluşmuştur. Kültürel farklıklar, nüfus özellikleri, yerleşme tipleri, mekânsal sınıf çatışmaları vb konular mekân içindeki insana ait konulardır.  “Bir imge olarak mekân”ı anlamada bu tip yaklaşımlar elbette ki zaruridir ancak yeterli değildir. Bu tip yaklaşımlar mekânın bilimsel fotoğraflarını çekmede faydalıdır ancak üç boyutun ötesindeki bir mekânı anlamada, maalesef, yetersiz kalacaktır. Günümüzde nesnelerin çok boyutluluğu ve hatta boyutsuzluğunun bilimsel bir veri olduğu kabul edilirse, mekanın sadece determinist ve pozitivist bir yaklaşımla anlaşılma çabasının yetersiz kalması normaldir.

Eğer mekânı anlama çabasının içine bir bütün olarak insan katılmazsa her şey yarım kalır. Bütün olarak insan dediğimiz zaman insanın beden sahibi olmasına dair somutluğu kastettiğimiz gibi hatıraların, hayallerin vb sahibi olan insanın soyutluğunu da kastederiz. İşte bu insandır mekânın öznesi.

Mekânı insanlar yaratır. Her yaratma bir anlamdır. Yüzyıllardır oluşturula gelen şehirleri bir de biz bireyler kendi içimizde yeniden oluştururuz. Aynı zamanda insanı da mekân yaratır. Gerçi bu yazıda her ne kadar mekâna ve mahalleye dair duygularımı ifade etmeyi amaçlasam da mahalle denen şeyin yapısal bir boyutu olduğunu da göz önünden bulundurmak zorundayım. Yapısalcı coğrafya perpespektifinden bakılırsa; "mahallenin çocuğu" olmak aynı zamanda sosyo-ekonomik/kültürel olanın bir ürünü olmaktır. Mahalle üst bir yapının temsilidir. O yüzden işin içine duygusal ve yapısal olan eş zamanlı olarak girer. İşte böyle katmanlı anlamlar haline gelen bir yeri anlamak için istatistikler, analizler, yorumlar vb;  bize yalnız ve yalnız o mekân hakkında veriler sunar. Bu veriler önemsiz değildir. Çok önemlidir. Ancak yetersiz olduğu da gözden kaçmamalıdır. 

Peki Coğrafyacının görevi veri sunmak mıdır. Hem evet hem hayır. Evet; çünkü dayanağı olmayan bir bilimsel çalışma fantezi olmaya mahkûmdur. Aklın anlamaya çalışırken doğal olarak akıl yürütmeye ihtiyacı vardır. Bunun içinde veri toplanmalıdır. Hayır; çünkü sadece bilgiden ibaret olan bir çalışma o mekânın bütününü anlamada yetersizdir. İçinde Hamlet’in ruhu dolaşmamış bir şatonun diğerinden farkı yoktur. Bir fark mutlaka vardır denilse bile onlar öze dair farklardan ziyade ayrıntıya dayalı ve kavramların künhünü kavramaya yönelik olmayan farklardır.

İçinde Hamlet’in ruhunu taşıyan mekânlar; yani İnsanoğlunun yüzyıllardır acılarını, sevinçlerini, üzüntüleri, tasalarını, düşlerini; kısaca hatıralarını barındıran mekanlar gerçekten de “anlamlı mekanlardır”. İşte Coğrafyacının görevi de böyle bir mekânı keşfetmeye çalışmaktır.

II

Bu noktadan hareketle kendi kişisel mekân algılarımız Coğrafya içinde önemli yer tutar.

Mekâna dair birçok aidiyetlerimiz vardır. Bir evin odasından evrene kadar uzanan varlığımız yaşadığı yerlerden birçok mana tevarüs eder. Ülkemizdeki önemli mekân birimlerinden biri olan “mahalle”nin hayatımızdaki yeri oldukça farklıdır. Mahrem mekânımız olan hanenin dış hayata ilk açıldığı yer olan mahalleyi anlamak ile, aynı zamanda, evimize yani varlığımıza giren ilk etkileri de anlamış oluruz. Bir mahalle sakini olmak, bir mahalleli olmak hayatımızda oldukça önemli yer tutar. Günümüzde mahalle denen olgu, özellikle büyük şehirlerde, önemini kaybetse de hâlâ “yer” e ayrı bir anlam katmaya devam etmektedir. Bu yüzden incelemeye değerdir.

Mahalle fikrine dair kendi kişisel tecrübem “mahalle” denen yerin hayatımızdaki izdüşümünü görmek için faydalı bir örnek olacaktır:

Ben Karadeniz’in bir sahil şehrinde doğdum ve büyüdüm. Anadolu’nun diğer yerlerinden görece modern olan ama büyük şehirlere nazaran daha geride kalmış olan bu sahil şehrinde 1980’li yılların toplumsal şartları içinde hayata dair ilk nüveler oluştu.

Şimdi nüfusu yetmiş bin olan ama benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde bizim bir de mahallemiz vardı. İlginçtir; az önce kurduğum cümlede “biz” zamirini kullandım. Cümleyi şöyle de kurabilirdim; “Benim çocukluğumda nüfusu elli binlerde olan bu şehirde benim bir de mahallem vardı”. Ama cümleyi böyle kurmadım. “Ben” yerine “biz” zamirini tercih etmem aslında mahalle kavramının insan için ne anlama geldiğini de açıklar. Çünkü insan bir mahalleye ait olduğunu ifade ettiği zaman gayr-i ihtiyari  biz kelimesini kullanır. Mahalle, aileden sonra gelen ve toplumsal hayatımızda önemli bir yer tutan aidiyetlerimizden biridir.

Ayfer Tunç’un “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı kitabını okuduğum zaman, benim çocukluğumun geçtiği zamanlarda Türkiye’nin hemen hemen her yerinde benzer şeylerin yaşandığını; sokaktaki çocukların benzer oyunları oynadığını, her evde izlenen pembe dizilere benzer tepkiler verildiğini görmek beni epey heyecanlandırmıştı. Demek ki herkesin anneleri geceleri saklambaç oynayan çocukları ısrarla eve çağırmalarına rağmen çocukların dışarıda kalmak istediğini sokakları vardı!… Demek ki herkes bizim mahallemizin çocukları gibi Kara Şimşek adlı dizi başladığında sokakları terk ediyordu. Demek ki sinemaya gitmek tüm mahallelerde kadınlar cemaatinin toplu bir fiiliydi. Demek ki bütün mahalleler aşağı yukarı aynıydı.

Benim mahallem şehrin kenarında bir mahalle idi. Nüfusun fazla, sosyoekonomik şartların nispeten düşük olduğu, köyden şehre göç ile oluşmuş bir mahalle. Göçle gelen nüfusun oluşturduğu bir mahalle olmasına rağmen, mahallemiz şehrin içine katılan unsurları kendi içinde eritebildiği zamanlarda oluştuğu için şehrin kültürel özelliklerini içinde barındırırdı. O zamanlardan kalan bir hatıra Türkiye’deki göç olayının gelişimi hakkında güzel bir örnek olacaktır. Çocukluğumda nadir de olsa mahallemizi, şehrimizi terk edip İstanbul’a yerleşen aileler vardı. Bu aileler yaz tatilleri için memleketlerine geri döndükleri zaman; eskiden mahallemizin çocuğu olan arkadaşımızın konuşmasının değiştiğini görünce alay ederdik. Derdik ki: “ Aaaa sen İstanbul çocuğu olmuşsun”. Ailesi İstanbul’a göç eden arkadaşımızın konuşması kısa sürede değişirdi. İstanbul ağzı ile konuşmaları bize fazla naif geldiği için; ya da onlar bizim mahalleyi bırakıp gittiklerinden dolayı onları ötekileştirip dalga geçerdik. O zamanlarda İstanbul’a göç eden taşralıları İstanbul kendi kültürel yapısı içinde eritebiliyordu. Göçün çok hızlandığı ve İstanbullu olan insanların göç edenlere oranla daha az olduğu günümüzde ise, göç edenlerin İstanbul’u kendilerine benzetmesi doğal bir süreçtir.

İşte benim mahallemde; göç ile oluşmuş ama şehrin kültürel yapısı içinde eriyebilmiş bir mahalle idi. Buna rağmen bir “kenar mahalle” idi. Bir varoştu. Şehrin merkezi ile mahallemizi bir ırmak ayırırdı. Irmak aslında birçok şey için de bir sınır çizgisiydi. Mahallemizin resmi isminin haricinde bir de takma adı vardı ki bu ad mahalle sakinleri için bir gurur vesilesi iken mahalle dışında olanlar için bir dışlama aracıydı. Mahallemizin resmi adının haricindeki takma adı “Eyalet” idi. Sosyal durumu izah için gayet isabetli bir isimdi. Zira siyasal bilimler literatüründe yarı özerklik anlamına gelen eyalet kelimesi mahallenin durumunu özetliyordu. Bir şehre ait ama kendini şehrin genelinden ayrı gören insanların mahallesi. Bana göre, mahallemizde çok keskin bir sınıfsal oluşum söz konusu değildi. Çünkü mahallenin bütün şehirle olan toplumsal yaşamı normal bir şekilde devam ediyordu. Ayrı olma hissi derin toplumsal kökleri olmayan, sonradan oluşmuş, yaşanılan yere ait bir farklı olma hali idi. Bu "dışlanma/dışta kalma işi çok daha derin ve girift bu olgudur. Sanırım bu konuda en güzel kitaplardan birisi; David Sibley'in "Geographies of Exclusion" adlı kitabıdır. 

Şehrimizin profesyonel bir futbol takımı vardı. Bunun haricinde şehirde diğer  takım, amatör ligde mücadele etse de, mahallemize eitti. Bu kendi başına farklı bir kimlik oluşturabiliyordu.

Mahallemizin iç kesiminde boş bir arsa vardı. Futbolla ilgilenen bütün çocuklar orada toplanırdı. Büyük ağabeylerimiz, yaşıtlarımız ve bizden küçük olanlar. Hem ağabeylerimiz, hem bizim kuşak, hem de bizden küçük kuşakların oluşturduğu; mahallenin en iyi top oynayan çocuklarından oluşan futbol takımlarımız vardı. Komşu mahallelerle maç yapardık. Onların boş arsasına giderdik, onlar bizimkine gelirdi. Kavga gürültü eksik olmazdı ve bu kavgalar büyürse bir anda mahalle kavgası olabilirdi. Küçükler arasında başlayan bir kavga bir anda büyüklerin meselesi de olabilirdi ve biz senenin değişik zamanlarında büyük mahalle kavgalarına şahit olurduk. Bu kalabalık mahalle kavgaları çok büyük olaylar olmadan nasıl bitiyordu anlamazdım ama şimdi geriye dönüp baktığımda yapılanın bir grup gösterisinden başka bir şey olmadığını rahatlıkla görüyorum.

Mahallemiz vurdusu kırdısı ile tanınan bir mahalle idi.

Bu mahalleden olmak yerine göre avantaj olabiliyorken yerine göre de dezavantaj olabiliyordu. Lise son sınıfta okulumuzda iki matematik sınıfı vardı. İki sınıfın başarı seviyesi hemen hemen eşit olmasına rağmen bizim sınıf “eyaletli çocuklardan” ve köyden gelenlerden oluşuyordu. Biz kafamız o yaşlarda toplumsal mevzulara pek çalışmamasına rağmen bir ayrım yapıldığının farkındaydık. Ve diğer sınıftakiler çok iyi arkadaşlarımız olmasına rağmen  kendi mahallemiz üzerinden o sınıftaki arkadaşlarımız hakkında bir ötekileştirme oluşturuyorduk. Bunda okul idaresinin kabahati olduğunu bildiğimiz için mahallenin çalışkan öğrencileri olmamıza rağmen okulu pek de sevdiğimiz yoktu.

Avantajları da vardı. Sebepsiz kavgaların olduğu lise ortamında eyaletten olmak hatrı sayılır bir güvence idi. O mahalleden olmak, güçsüz de olsan, sana kimsenin takılamaması demektir.

Ve daha bir çok özellikler sıralanabilir mahalleye dair…

Şu an çocukluğumun geçtiği mahallede yaşamıyorum. Tatillerde ailemi ziyaret için geldiğim bu mahalledeki birçok değişim görmeme rağmen eskisi kadar kuvvetli olmamakla beraber, hâlâ, mahallenin gençleri arasında mahalleye ait bir aidiyet mevcuttur. Özellikle internetteki sosyal paylaşım ağlarında bu aidiyete ait birçok gruplar görmekteyim. Mahalle kavramı küreselleşen dünyada bile bir olgu olarak yaşamaya devam etmektedir.

Günümüzde mahallenin bittiği sürekli söylenen bir vakıadır. Bunda doğruluk payı vardır elbette; lakin bütün farklı çağrışımlara ve  farklı kavramsallaştırmalara rağmen eskilerin ifadesi ile mahalle, hâlâ, nev-i şahsına münhasır bir yerdir ve incelemeye değerdir.

ARAZİ ÇALIŞMASI RAPOR YAZIMI

Giriş

Sınıfta öğrenilen teorik bilgilerin pratiğe dönüştürülmesi için arazi çalışmaları oldukça önemlidir. Bu açıdan bakılırsa, coğrafyacı için “dışarıya çıkma”, “sahaya inme” araziye gitme” gibi eylemlerin yeri başkadır. Her ne kadar arazi çalışmaları kulağa hoş bir kavram gibi gelse de kendi içinde teknik zorlukları vardır. Eğlencelidir ama emek isteyen bir yanı vardır. Herşeysen önce belli bir plan ve üslup ile hazırlanmalıdır. Ancak bundan daha önemlisi, mutlaka “mekansal bir perspektif” yazının içine sindirilmelidir. Malum coğrafyacıyız

1.Ne, Niçin ve Nasıl

1.1. Ontoloji sorunu ya da “ne, nedir?

“Bilgi olmadan yorum olmaz” düsturundan hareketle yazı yazarken ilk amacımız bahsedilen coğrafi olgunun adını koymaktır. Örneğin, “Kapadokya Bölgesi’nde Peribacalarının Oluşumu”, “Nevşehir’deki Balon ve At Turizminin Gelişimi”, “Nevşehir’in Kavak Beldesi’ndeki Doğal Soğuk Hava Depoları”gibi.  Olgunun adını koymamız lazım ki ne aradığımızı ve nereye doğru yol alacağımızı bilelim. Buna bir nevi çerçeve çizmek de diyebiliriz.

Arazi çalışmasına çıkmadan önce “nevücoğrafya”nın sosyal medya hesaplarında yayınlanan “Arazi Çalışmasında Ele Alınacak Konular” başlığı altında yazılan şeyler bize fikir verebilir. Yazınızda ele alacağınız konuları burda seçebilirsiniz. 

1.2. Epistemoloji sorunu ya da “nasıl ya da nasıl oluşur?”

Meselenin adı konulduktan  ya da “ne” sorusuna cevap verildikten sonra ikinci adım ise “nasıl” sorusuna cevap aramaktır. Örneğin, “Kapadokya Bölgesi’nde Peribacaları nasıl oluşmuştur. Doğal  Soğuk Hava Deposu nasıl oluşmuştur?

Ne ve nasıl sorusu niçin sorusu ile de içiçedir. Kısaca, bir şeyin ne olduğunu tespit ettikten sonra ya da adını koyduktan sonra nasıl oluştuğunu, neden oluştuğunu dair bilmek coğrafyacının en önemli görevidir.

1.3. Zaman Boyutu ya da Süreç

Ele alınan meselelerin zaman boyutunun olduğu ve belli bir süreç içinde geliştiği, değiştiği, geliştiği ya da gerilediği göz önünde tutulmalıdır.

Örneğin, peribacalarının oluşum süreci, Nevşehir’de balon turizminin ne zaman başladığı be günümüze kadar nasıl bir gelişim gösterdiği.

1.4. İnsan ve çevre etkileşimi

Coğrafyanın en önemli kavramlarından birisi olan “insan ve çevre etkileşimine dair bakış açısı her zaman akılda tutulmalıdır.

Örneğin; Kavakta tüflü arazi bulundu için arazinin kazılması kolaydır ve bu yüzden bölgede oldukça fazla sayıda doğal soğuk hava depoları vardır.

2. Bilgi Toplama

2.1. Ön Araştırma: Arazi çalışması öncesinde kitap ve makale gibi kaynaklardan yapılan ön araştırmalar.

2.2. Gözlem: Birincil veri kaynaklarından birisi olan gözlem öğrencilerin kendini geliştirmesi ve bakış açısı kazanması için oldukça önemlidir.

2.3. Hocaların anlatımı: Arazi çalışmaları doğal bir sınıf ortamı gibidir. Sahasında uzman olan hocaların bizzat yerinde olgu ve olayları açıklaması öğrenci için en önemli bilgi kaynağıdır. Hatta denilebilir ki, bir arazi çalışmasının en önemli bilgi kaynağı hocaların anlatımıdır.

2.4. Karşılaştırmalı Bilgi Toplama: Ön araştırmalarda ve hocaların anlatımı ile elde edilen bilgiler bizim için asıl veri kaynağıdır. Ancak rapor yazılırken eksik bilgileri tamamlamak, bilgileri teyit etmek için makale ve kitaplara tekrar bakmak gerekir. Bu bağlamda internet bizim için önemli bir imkandır.

3. Farklı Yazma Şekilleri

3.1. Öznel Gezi Yazısı Formatı

Genelde arazi çalışmaları raporunun yazılmasında uygun görülmese de hem yazı yazma alışkanlığının kazanılması hem de belli bir üslubun oluşması için başlangıçta benimsenen bir tarzdır. Böyle bir tarzı benimseyen öğrenci rahatlıkla öznel ifadeler kullanabilir. Arazi çalışmasında yaptığı gözlemler, yaşadığı şeyler ve hocadan duyduğu şeyler bu tip yazı tarzında önemlidir.

Örnek

Öğle vakti geliyordu. Iyice yorulmuştuk. Güzel gidiyordu her şey ama sanki biraz koşturmaca içinde gidiyordu her şey. Uçhisar Kalesi’ndeki rüzgarlı havanın tersine burda yani Zelve Açık Hava Müzesi rüzgardan eser yoktu. Zaten burası da köşede bucakta kalmış gibiydi. Kimseler yoktu. Burası eskiden bir köymüş Hikayesi Şenay Güngör’ün dediği gibi:

Türkiye’nin birçok yerinde yer değiştirmeye örnekler vardır. Taş düşmesine bağlı olarak 1950’li yıllarda boşaltışmıştır. Burdakilerin taşındığı yerde Aktepe Köyü kurulmuş…

Vadi sessizdi. Yer yer vadiyi gezen turistler olsa da Göreme Açık Hava Müzesindeki gibi değildi. Kapadokya’nın karakteristik özelliklerini burda görmek mümkündür. Ali İmamoğlu’nun ifadeleriyle:

Yeryüzüne volkan unsurları çıktığı zaman öyle her yeri kaplayıp sıfırlamazlar. Öyle de olabilir ama nedirdir. Genelde eski topoğrafyaya uyum sağlarlar. Burda vadi varsa yine vadi vardır.  Kavak ignimbiriti ve zelve ignimbiriti farklı seviyelerde olabilir o yüzden…”

Ayrıca bahsedilen konu ile ilgili makale, kitap ve interne gibi farklı kaynaklardandan alıntı yapılabilir.

3.2. Akademik Yazı Formatı

Edilgen cümlelerin daha çok kullanıldığı bu tarz yazıda nesnel bir bakış hakimdir. “Bugün hava rüzgarlı” gibi öznel cümlelerin yerine “Uçhisarda yılın bu aylarında rüzgarlı hava gözlemlenmektedir” gibi nesnel ifadeler kullanılmalıdır. Duyguyu ifade etmekten ziyade bilgi vermek amaçtır. Bilgiler arasında sebep sonuç ilişkisi (nedensellik) kurmak oldukça önemlidir.

Örnek:

"1950’lere kadar köy yerleşimi olan Zelve taş düşmesi sonucu başka bir yere taşınmıştır. Daha sonra ise açık hava müzesi olarak turistik faaliyetlere konu olmuştur. Kapadokya’nın en önemli ören yerlerinden birisi olan Zelve Açık Hava Müzesi”…

Bu tarz bir yazıda grafikler ve haritalar verilebilir. Bilgi verirken mutlaka referans vermek gerekir. Kim demiş, hangi kitapta ya da makalede geçiyor?

Özetin Özeti ya da Benim Önerim

  1. Bu arazi raporunda öznel ve nesnel ifadeleri aynı anda kullanın.
  2. Bir şeyi anlatırken hocaların arazi çalışmasında anlattıklarını yukarıda gösterilen şekilde metne koyun. Metinde hocaları konuşturun yani.
  3. Dileyen başka kaynaklardan da alıntı yapabilir. Hocaları konuştururken ya da diğer kaynaklardan alıntı yaparken mutlaka tırnak içine alın.
  4. Bu yazıda, bence, kronolojik sırayı takip edin ve her gittiğimiz yere dair bir başlık koyun. Örneğin Kavak’taki soğuk hava depolarına dair bir başlık açın ve o başlık altında orayı anlatın. Başlıklar öznel ve nesnel olabilir.
  5. Yazı yazmak “yazı talimi” ile gelişecek bir şey. Bu yüzden rahat olun. Çekinmeyin. Ve yazın ki üslubumuz gelişsin.

Terörizmin Coğrafyaları

Bugün ABD’nin doğusundaki Nevada eyelatinin Las Vegas şehrinde bir terör saldırısı oldu. 58 ölü ve yüzü aşkın yaralı var bu saldırıda. Üzücü bir şey. Bir müzik festivali esnasında toplanan 22 bin kişiye Mandalay Körfez Oteli’nin 32. katından 64 yaşında bir adam ateş açıyor. Saldırıyı İŞİD üstlense de FBI henüz saldırıyı kimin işlediğine dair bir kanıt olmadığını ifade ediyor. Adı Stephan Paddock olan saldırgan saldırıdan sonra intihar ediyor.

Şüphesiz özellikle 11 Eylül saldırısından sonra terör kavramının bambaşka bir hal aldığı bir vakıadır. Özellikle küreselleşme ile beraber terörizm“belli sınırlar içinde olan yerel bir olgu” olmanın ötesine geçerek “küresel, girift, bir sürü şeylerin içiçe olduğu bir olgu” olmuştur. Bundan dolayı dünya denilen şu koca köyde terör, terörle mücadele, güvenlik, sınır, milli devlet vb kavramların mekana yansıması da daha grift hale gelmiştir.  Konu hakkında sorulacak bir çok soru olduğu kesindir.

Bu bağlamda, bir çok coğrafyacı “terörizmin coğrafyaları” başlığı altında terörün mekan ile ilgine ışık tutmaya çalışırlar.

Görseli bol olan şu makale terörizm ve mekan arasındaki ilişkiye dair az da olsa fikir vermektedir:

https://www.citylab.com/equity/2015/11/the-uneven-geography-of-terrorism/417270/

Ayrıca;

Richard M. Medina ve George F. Hepner’in, “The Geography of International Terrorism:  An Introduction to Spaces and Places of Violent Non-States Groups ( Uluslararası Terörizm Coğrafyası: Devletdışı Grupların Şiddet  Yerleri ve Mekanlarına Dair Bir Giriş” adlı kitabı konu hakkında kapsamlı teorik çerçeve sunmaktadır.