Körlük Üzerine Notlar

“Ne zaman uyansam kör oluyorum”


“Körlük Üzerine Notlar” adlı filmi, “Cultural Geographies”in son sayısında Keating’in (2019) makalesinde gördüğüm zaman epey heyecanlandım. Yazı çok iyiydi ama aklım elbette filmde kaldığı için sonrasında filmi hemen izledim ve iyi ki öyle yapmışım. Kısaca filmin hikayesini anlatacak olursam:

İngiltere’de bir üniversitede ilahiyatçı olan John Hull, 1983 yılında kör olur ve daha sonra körlük ile ilgili kaset çalara ses kaydı alır. Günlük tutar. Daha sonra ise, bu ses kaydını esas alan bir film çıkar ortaya (2016 yılı). Bu arada hemen ilave etmeliyim ki, Hulls’un “Kayaya Dokunmak (Touching the Rock) adlı bir kitabı da var. Sanırım en kısa sürede okurum bu kitabı.

Film etkileyeci ama beni en çok etkileyen Hull’un yağmur yağışı üzerine düşünceleri oldu: (Videosu)

Bu öğlen evin ön kapısına çıktığımda yağmur yağıyordu. Orada birkaç dakika durunca güzelliğin içinde kayboluverdim. Yağmur etrafınızdaki şeyleri açığa çıkarıyor. Etrafı sarmalayan…farklı ve özel seslerden oluşan…bir örtü oluşuyor sanki. İçeride de yağan yağmura eş değer bir şeyler olsa keşke. O zaman tüm oda bir şekle girip boyut kazanır. Her şeyden mahrum kalıp tek başınıza olacağınıza bir şeyle derinden meşgul oluyorsunuz. Karşınızda bir dünya var. Bir dünyaya bağlısınız. Ayaklarınızın altında bir dünya var. Böyle bir deneyim başkalarına neden güzel gelsin ki? Bir şeyleri idrak etmek güzeldir. Bilmek güzeldir.

Yolda Olma Hali

Garip, insanoğlu değişebiliyor. Eskiden bir yerden bir yere gitmek zor geliyorken şimdi hareket etmek, bir yere gitmek bizzat fikir olarak bile hoşuma gidiyor. Şüphesiz bir yerde kalmanın, alışkanlıkların, rutinlerin pratik anlamı vardır. Gündelik hayat bunun üzerinden yürür. Hatta miskinlik ve bir yerde kalıp hiç çıkmamak anlamlı bir durum. O eskiden dediğim dönemde uzaklaşmak fikri beni yorardı. İsterdim ki hep aynı köşesinde konaklayayım dünyanın. Bu öyle ki seyehat ettiğim zamanlarda sıradan olana da yansırdı. Misal bir yere gittiğimde diş fırçasını evde unutmuş isem sanki dünyanın başka yerinde diş fırçası yokmuş gibi gittiğim yerden yenisini satın almak aklıma gelmezdi. Gelse de, saçma bir şekilde, bu mümkün değil diye düşünürdüm. Bunun gibi bir sürü örnek
Nasıl ve ne zaman oldu bilmiyorum ama şimdilerde bütün dünyam “çantam”dan ibaretmiş gibi gelir bana. O an, aniden bir yere gitmek gerekse bile yola çıkarım ve sanki dünyamı yolda kuruyormuş gibi olurum. Evet gerçekten dünyamı yeniden kurarım yolculuk esnasında. Otobüsün camından görüntüler, imgeler, hayaller, beklentiler vb akar gider ve sonra onlar, nasıl olur bilmem, bir bütün olup içime, iç dünyama geri döner. Bence yolculuk insanın iç dünyasının dışımızdaki büyük dünyaya galebe çaldığı nadir anlardan birisidir.

Yine eskiden dışardaki görüntüler bazen ürkütürdü beni. Özellikle gece vakitlerinde bir sürü ışığı yanık ev gördüğümde “şimdi” derdim ve devam ederdim düşünmeye:” milyonlarca farklı dünyalar ne kadar da merak uyandırıcı”. Bilmek isterdim istemesine ama garip bir şekilde bu farklılık beni ürkütürdü. Şimdi ise sanki her evde aynı şeyler yaşanıyormuş gibi gelir bana.

Fakat yine de somut olan bizi tutar. O yüzden olsa gerek havaalanları, otobüs terminalleri, tren garları, benzinlik istasyonları, dinlenme tesisleri, otobüs durakları, metro vb yerler yolda olma halimize bir başka boyut katar. Gelip geçilen, “yer yok (non places)” olarak kabul edilen bu tip yerler, genelde, anlam yüklemediğimiz ve hatta anlamsız yerler olarak kabul edilir. Bir açıdan gerçekten böyledir ama bence o kadar da değil. Çünkü biz öyle ya da böyle anlam arayan, anlam inşa eden varlıklarız. Şu an AŞTİ’de otobüsün hareket saatini bekleyen biri olarak diyebilirim ki “şu AŞTİ’nin dili olsa da konuşsa”.

Ankara’da Güzel Bir Yer: Liman Kitap Kafe

Üzerine çalıştığım kitap için Ankara’dayım. Dün yapacağım mülakat için gelmiştim buraya. Bugün de burdayım. Görüşme yapacağım kişilerin ikisi de buluşma mekanı olarak Çukurambar’da bir kafeyi söyledi. Bir sene önce açılmış bu kafe. Giriş teras sağı restoran gibi ve giriş sol taraf sigara içenler için açık alan. İçeride ise girişte genelde ders çalışanlar, bir şey okuyanlar için güzel masalar ve sandalyeler; koltuklar ve sehpalar. İki katlı kitap reyonlarını gezmek ayrıca güzel.

Görüşme başlamadan önce geldik ki bir şeyler yiyelim diye. Garson ile göz göze gelip onu sipariş için yine bakışla çağırdık. Garson bize masadaki tuzluk ve peçete üstündeki yazıyı göstererek çağırmak için farklı sistem olduğunu anlattı. İki farklı renkte karton, biri görünür olunca “beni rahatsız etmeyin”, diğer renk göründüğünde “sipariş için gelin” demekmiş. Şaşırdık tabi haliyle. Garsonun “burda sistem farklı, önce raconu öğren” der gibi bakışı altında siparişimizi verdik. Çorba geldi ama su gelmedi. Hemen bu sipariş verme oyununu oynamak istedik ve turuncu renkli kartonu görünür yaptık. Gelen giden yok. Dedik bu sistem fos. El işareti ile garsonu çağırdıktan sonra, “az önce bizi fırçaladın sistemi bilmiyoruz diye ama gelen giden yok” dedim demesine ama garson “mavi renk olması lazım” dedi. Garson ayrılınca Sait ile bastık kahkahayı. Sonra kartonda yazan metne baktık, metin anlaşılır değildi, o kanaate vardık. Ya da ne bileyim bu uygulama garip geldi bizi.

Saat 13.00’da kararlaştırdığımız gibi mülakat başladı, güzel bir görüşmeden sonra bir de kitapçıyı gezelim deyip başladık kitaplara bakınmaya.

KANSER VE DAĞILIŞI

Kanser, vücut hücrelerinin kontrolsüz bir şekilde üremeleri ile meydana gelen bir hastalıktır. Hücreler henüz tam bilinmeyen bir nedenle, kontrolsüz olarak bölünmeye başlarlar. Bu yüzden bedende hızlı hücre çoğalmasından oluşan kötü urlar oluşur ve bunlara kanser denir.

Kanser oluştuğu dokuya bağlı olarak yüzden fazla çeşidi olan bir hastalık grubudur. Kanserler tümörlerin ilk olarak başladıkları organa bağlı olarak sınıflandırılırlar. Örneğin ilk olarak akciğerde oluşan kansere Akciğer kanseri denir.

Kanser hücreleri civarlarındaki dokulara ulaşarak, kan ve lenf sistemi yoluyla vücudun diğer taraflarına yayılırlar. Buna metastaz denir. Metastaz yapan kanserlerin tedavisi genel olarak daha zordur.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre dünyada her yıl yaklaşık 10 milyondan fazla kanserli insan teşhis edilmektedir. 2020′ de her yıl 16 milyon yeni vaka görüleceği tahmin edilmektedir. Kanser her yıl 6.2 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olur ki bu miktar dünyadaki bütün ölümler içinde % 12.5′ lik bir oran oluşturmaktadır. Ayrıca günümüzde dünyada 22 milyon kanser hastası bulunmaktadır.

Tütün, asbestos, aflotoksin, ve ultraviyole ışınları kansere sebebiyet veren en önemli kanserojen maddeler iken ayrıca kanserlerin %20’si kronik enfeksiyonlardan kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi karaciğer kanserine neden olan Hepatit B ve C virisü, rahim ve ano-jenital kansere neden olan human papilloma virüsü ve mide kanserine neden olan helibacter pylori virüsüdür. Gelişmiş ülkelerde kanser vakalarının %8’i kronik enfeksiyon sebepliyken gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 25’tir.

Kanserin sebebini genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler ve hormon

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Kanserin sebebi üzerine ilk zamanlarda yapılan çalışmalar nispeten tahminidir. Doll ve Peto (1981)’ a göre kanserden kaynaklanan ölümlerin %2’si çevre kirliliğinden kaynaklanırken % 4’ü mesleki faktörlere dayanmaktadır. Doll ve Peto’nun hazırladığı tabloya göre; kanser ölüm oranlarının %30’u tütün, 35′ beslenme alışkanlığına bağlıdır. Diğer faktörler alkol, beslenme aktiviteleri, üreme ve cinsel davranışlar, endüstriyel ürünler, tıbbi malzemeler ve ilaçlar, geo-fiziksel faktörler ve enfeksiyonlar.(1)

1996’da Harvard merkezli bir çalışmada Doll’un tahminleri güncellenmiştir. Tütün kullanımı, diet, hareketsilik ve aşırı güneşe maruz kalma kanser için asıl risk faktörlerini oluştururken kansere sebep olan 36 ‘çevresel kanserojen madde’ tespit edilmiştir. Doll’un çalışmasında bu sayı 16 idi.

National Cancer Institute’ e göre kanserlerin üçte ikisini sigara tüketimi, aşırı alkol tüketimi, fakir diet, fiziksel aktivitesizlik ve aşırı kilolu olma gibi yaşam tarzı ile alakalı çevresel faktörler oluşturmaktadır.(2)

Netice itibariyle kanserin sebepleri kesin olarak bilinmemekle birlikte genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Dünyadaki bütün kanser vakaları içinde%12’lik oranla en yaygın olanı akciğer kanseridir. Dünyadaki Kanser türlerini oranlarına göre sınıflandıracak olursak:

Akciğer, Göğüs, Bağırsak, Mide, Karaciğer, Prostat, Rahim, Boğaz, Mesane, NHL, Leukemia, Oral cavity, Pankreas, Böbrek, Yumurtalık, Uretus, Beyin ve CNS, Melonoma, Gırtlak, Tiroid bezi ve diğerleri

Kanserin sebepleri tam olarak bilinmediği için hastalığın mekansal dağılımını bilmek hastalığı oluşturan faktörleri anlamada ve hastalıkla mücadele etmede faydalı olacaktır.

Dünyadaki bütün toplumlarda kanser vakası görülmesine karşın bölgesel farklılıklar da görülmektedir. Sigara kullanımı ve batı yaşama tarzının egemen olduğu sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerde kanserli hasta sayısı daha fazladır.

Dünya üzerindeki kanser türlerinin dağılımı üzerine dünyanın değişik bölgelerini göz önünde yapılan bir çalışmada kanser vakalarının büyük bir çoğunluğu gelişmiş ülkelerde görülür. Karşılaştırma için seçilen dünya kanserinin %60′ ının görüldüğü yerlerdir.

Buna göre bütün kanserlerin indis oranları,1993-1997 (3)

Erkeklerde

1. ABD-363.2

2. Avustralya-359.0

3. Kanada-330.2

4. Çek Cumhuriyeti-326.9

5. Danimarka-277.0

6. Çin, Hong Kong-276.9

7. Japan-272.4

8. İngiltere-266.6

9. Polonya-259.4

10. İsveç-243.7

11. Singapur-227.7

12. Kolombiya-192.2

13. Hindistan-114.8

Kadınlarda:

1. ABD-279.1

2. Danimarka-272.1

3. Avustralya-259.5

4. Kanada-258.7

5. İsveç-235.3

6. Çek Cumhuriyeti-234.7

7. İngiltere-226.0

8. Polonya-211.9

9. Kolombiya-199.2

10. Çin-196.3

11. Singapur-185.1

12. Japonya-154.6

13. Hindistan-121.6

Kanserin bölgesel dağılışı üzerine yapılan çalışmalar, kanserin sebeplerini anlamak için bize ışık tutacağından spesik çalışmalar önemlidir. Örneğin Keşmir Vadisinde kanserin dağılışının incelendiği bir araştırmada erkekler arasında 7 tip kanser yaygındır: Boğaz, karaciğer, mide, deri, üst solunum yolları ve idrar yolları Kadınlarda ise; boğaz, göğüs, rahim ağzı, mide, deri, kolon / rektum, karaciğer kanserleri. Boğaz kanseri, vadideki bütün kanser tipleri arasında % 42.9′ luk oranla hem erkeklerde hem de kadınlarda en çok görülen kanser çeşididir. Sonuç olarak, boğaz kanserinin diğer kanserlere baskın olması sıcak tuzlu çayın içilmesine atfolunur.’ (4) ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde kanser bütün ölümlerin yaklaşık % 25’ini oluşturmaktadır. Aşağıdaki tabloda ABD’deki kanser vakalarının dağılımı gösterilmektedir:

Erkeklerde-En Yaygın Kanser Türleri:

Prostat kanseri (%33)

Akciğer kanseri (%13)

Kolorektal kanser (%10)

Mesane kanseri ( %7)

Cilt kanseri (%5)

Kadınlarda- En Yaygın Kanser Türleri:

Göğüs Kanseri (%32)

Karaciğer kanseri (%12)

Kolorektal kanser ( % 11)

Endometrial Kanser (%6)

Non-Hodgkin’s lymphoma (%4)

TÜRKİYE’DE KANSERİN DAĞILIŞI

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 1999 yılında 8879, 2000 yılında 8613, 2001 yılında 9054, 2002 yılında 10971, 2003 yılında 12772 kanserli hasta tespit edildi.2003 yılında bildirimi yapılan kanser vakalarının yaş ve cinsiyete göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

Sağlık Bakanlığı’nın 1998 yılı verilerine göre;

Türkiye’de kadınlarda en çok görülen kanser türleri;Meme(%23.7),Mide(%6.25),Yumurtalık(%3.85), Deri(%6.21), Kolon(%4.40), Akciğer(%4.90), Serviks(%3.85), Beyin(%4.44), Kemik İliği(%4.60), Rectum(%3.52) ve Diğerleri(%32.93).

Erkeklerde en çok görülen kanser türleri ise; Akciğer(%32.29), Mide(%7.16), Mesane(%6.49), Larenks(%5.53), Deri(%5.05), Prostat(%4.17), Kemik iliği(%4.00), Kolon(%3.56), Beyin(%3.50), Lenf düğümü(%2.84) ve diğerleri(%25.41)

Kanser vakalarının bölgelere göre dağılımına baktığımızda Türkiye’deki kanser hastalarının büyük bir kısmının Marmara Bölgesi’nde görülmesi normaldir. Zira Marmara Bölgesi Türkiye’nin en fazla nüfus ve nüfus yoğunluğuna sahip bir bölgesidir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’nün bir yerleşim yerinde 100 bin nüfus içinde 300’e kadar kanser vakasını normal olarak nitelendirdiğini gözönünde bulundurur isek bölgelerin genel değerlendirmesinin yanında küçük ölçekli alan çalışmaları daha aydınlatıcı olacaktır.

Sağlık bakanlığı’nın 1999 yılı Kanser vakalalarının bölgesel dağılımına bakacak olursak;

Marmara Bölgesi:7.878

İç Anadolu Bölgesi: 4.880

Ege Bölgesi: 3.418

Akdeniz Bölgesi:3.423

Karadeniz Bölgesi:2.747

Doğu Anadolu Bölgesi:2.302

Güneydoğu Anadolu Bölgesi:1.249

Adresi bilinmeyenler:45

TOPLAM: 25.942

İl bazında baktığımız zaman Türkiye’de kanser vakaları sırasıyla sırasıyla İstanbul,Ankara,Antalya, Bursa, İzmir’de görülürken; Düzce, Kilis, Gümüşhane, Tunceli, Siirtte görülür.(5)

Türkiye’de kanser hakkında en dikkat çekici tartışmalar Ukrayna’daki nükleer santral faciasından sonra ortaya çıkmaya başladı desek yeridir. Kanserli hastalar hakkında geçmiş yıllara ait yeterli veri olmadığı için bütün ülkede sağlıklı bir şekilde veri toplanması için dikkatler çekilmektedir. Çernobil’den en çok etkilendiği varsayılan Karadeniz Bölgesi’nde kanser vakalarındaki muhtemel artış bölge halkı tarafından nükleer santral faciasına bağlanmaktadır. Bu konu hakkında yeterli araştırmalar yapılmadığı için konu hakkında spekülatif yorumlar yapılagelmiştir. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu tarafından Sağlık İl Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Kayıt Merkezi’nin 2004-2005 yıllarına ait verilerine göre 678’i erkek, 462’si kadın olmak üzere 1160 kanserli hastaların bilgilerini gözönünde bulundurularak bir kanser yoğunluk haritası oluşturuldu. Araştırmaya göre Trabzon geneline bakıldığında il bazında herhangi bir sıkıntı yoktur. Çalışmanın sonuçlarına göre, Trabzon genelinde kanserin riskli bir hastalık olmadığı, ancak bazı köylerde kanser sayısının sınır değerinin üzerinde olduğu gözlenmiştir.Yomralıoğlu, bu tür haritalarda kanser vakalarının coğrafyayla ilişkisinin de gözlenebileceğine dikkati çekmiştir:”Örneğin deri kanseri olan insanların daha çok güney yamaçlara bakan kısımlarda yaşar, İl genelinde kanser vakalarına vadi ve kıyı şeridi boyunca daha çok rastlanır. Prostat kanseri ise 700 metreden yukarı alanlar içinde daha çok görülüyor. Diğer bir husus ise yine bu vakaların arazi kullanımı ve bitki örtüsü ile ilişkisini araştırmaya yöneliktir. Vakaların yaklaşık yüzde 30’luk kısmı yerleşim ve tarım alanı dışında kalan alanlarda yaşıyor.Araştırmada Trabzon’da görülen kanser türleri de ifade edilmektedir: ‘Yüzde 20 ile akciğer, yüzde 12 ile deri, yüzde 10 ile mide ve meme, yüzde 7 ile mesane kanseri gelir.Yomralıoğlu, kanser vakalarının yoğunlaştığı bölgelerde çevresel koşulların irdelenmesi gerektiğini ve sağlık kuruluşlarının bu tür vakaların verilerini tutmada daha dikkatli davranılması gerektiği ifade eder.

Sonuç

Kanser sebebi tam olarak bilinemediği için hastalığın mekansal dağılımını inceleyen araştırmalar kanserin sebeplerini anlamamız için bizlere faydalı olacaktır.Kanser ile mücadelede hastalık hakkında veri tabanı oluşturulması çok önemlidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kanserli hastalar hakkında hastanın yaşam alanı, sosyo-ekonomik durumu, kültürel yapısı gibi konuşar hakkında kapsamlı verilerin toplanması hastalıkdaki gelişmeleri takibedebilmek için önemlidir. Ayrıca her bölgede kanser merkezleri açılarak hastalığın mekan ile ilişkisi irdelenmelidir.

Kaynakça:

  1. Doll R.Epidemiological evdence of the effects of behavior and the environment on the rsik of cancer.Recent Results in Cancer Research.1998;154:3-21
  2. National Cancer Institute. Cancer and the environment: What you need to know, what you can do :U.S. Deparrment of Health and Human Services, 2004. Accessed at http://www.nci.nih.gov/newscenner/benchmarks-vol4-issue
  3. İndis Oranı:100.000 kişi içinde bütün kanser olanların sayısı.Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 300’ün üzerindeki indis görülene yerlerde tehlikeli durum sözkonusudur.
  4. Epidemiological trend in the distribution of cancer in Kashmir Valley’ 1993, The journal of Epidemiology and Community Healty Vol.47-290-292 G.M Dhar, G.N. Shah, B.Naheed
  5. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı. 1999. http://www.saglik.gov.tr/sb/default.asp?sayfa=ozelistatistik&id=116&kelime=&page=

Trafik

Unutmuşum. İstanbul trafik sıkışıklığı demek aynı zamanda. Ümraniye’den 14 BK’ya bindim Kadıköy’e gideceğim. Daha Göztepe Köprüsü’ne bile varamadım, trafik resmen durduğu için geç kalacağım büyük ihtimalle. Oysa o kadar da erken çıktım. Büyük laflar etmeye gerek yok. İstanbul’da gündelik hayat beklemek, bir yere yetişmeye çalışmak ve yine beklemek ile geçer. Yol kenarındaki parkta orta yaş üstü insanlar sabah sporunu yapıyorlar. Küçüçük parkta bir kaç spor aleti ve buraya nereden geldim diye bakınan tek tük ağaç arasında spor ne kadar mümkünse artık. İstanbul denen beton denizi içinde akmaya çalışan trafik şüphesiz insanları gergin yapıyor. Üstüne üstlük burası finans merkezi olsun diye bir sürü gökdelen de arzı endam ediyor şehrin bu bölgesinde. Şu an trafik durduğu için insanlar inip yürümeyi tercih ediyorlar. Demek ki inecekleri yer yakın. Kadıköy çok çok uzaklarda ve hala araçlar milim milim ilerliyor. Sabah güneşi eğer otobüste isen kirlidir. Evden çıkarken ne kadar dinç ve rahat olursan ol, İstanbul’da otobüs içinde isen bütün her şey gerginliğe dönüşür. Sonra bir an İstanbul’un bu haline üzülürsün. Çok değil kısa bir süre sonra asıl kendine acırsın. Ne kadar çabalasan da, ne kadar didinsen de İstanbul canavarı insanı ezer geçer. Sonra dersin ki mekanı insan inşa eder. Suçlu ararsın. Suçlu yoktur ya da soyut bir suçtur bu her dönemin iştirak ettiği. Az biraz ilerlese araba mutlu olursun. Kimseyi aramazsın geç kalıyorum diye. Çünkü İstanbul’da kimse bir yere zamanında gitmez. Hatta bazen geç kalıyorum diye panik içinde koşturduğun bir yere belirlenen zamandan geçte varsan erken gitmiş olursun. Çünkü buluşacağın kişi hala yoldadır. İstanbul’u çoğu zaman bu sıkışıklık ve koşturmaca hali inşa eder. İstanbul der geçersin ve yine de varacağını yere varırsın.

Sevgisiz (Loveless)

John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabındaki “mistifikasyon” kavramı üzerine yeniden düşündüğüm bir zamanda bir film hakkında yazı yazmak ironi gibi. Ama olsun. Neticede film eleştirmeni değilim. Yani film ile araya mesafa koyan bir yazı olmayacak bu. Tam tersine, beni etkileyen bir film hakkındaki düşüncelerimden ibaret. Andrey Zvyaginstev’in Dönüş (Return) adlı filmini çok beğenmiştim. Rus yönetmen sonrasında “Sürgün”, “Elena”, “Leviathan” adlı başka filmlerde çekmiş. Muhtemelen bunları da izlerim.

İlk önce şunu söylemeliyim, filmdeki çocuğun adının Alyosha olması beni zaten etkileyen bir şey oldu ki malumdur Karamovoz Kardeşler’i sevenlerin aklına hemen Alyosha gelir. Yönetmenin bir tercihi midir bilemem ama o ismin bendeki karşılığı sevgidir. Aslında Dostoyevski üzerine yazılan hemen hemen her eserde Alyosha ismi sevgi ve merhametin remzidir. Bu filmde de öyle bir durum söz konusu.

Her şey birbirine girmiştir aslında; post-sovyet dönemi, post-endüstriyel dönem, iletişim çağı, internet, narsizm, maskülen olanın sessizliği, yükselen feminizm, tüketim toplumu vb. Bu filmde hepsini görmek mümkün. Lakin öyle göze sokulan cinsten değil.

Post-sovyet döneminin izlerini görmek mümkün. Bir zamanlar ne iddialarla yapılmış devasa binalar köhne haldedir. Tarihin karanlıklarına yeni karışmış bir dönemin gölgeleri.

Ama bence bu filmi asıl önemli kılan şey, günümüz teknolojisinin gündelik hayatımızı nasıl etkilediğine dair göndermelerdir. Bunu yaparken yönetmen gözümüze sokmaz söylemek istediklerini. Aynı hayat gibi akar. Çağımızın başat özelliği narsizm içinde akan bir hayat. Başlığı bile filmi özetleyen şu yazı okunmaya değer: “Zehirli Bir Dünya’da Kayıp Bir Çocuk

Fatih’te Bir Mezat

Sevgili dostum Nurullah ile sur içine gittiğimizde aç karnımızı doyurduktan sonra internette “nadirkitap” adlı sitede baktığımız Nilüfer Göle’ye ait bir kitabı bizzat yerinde alalım düşüncesiyle Kıztaşı Caddesi’ndeki sahafı aramaya başladık. Maksat biraz da muhabbetti. Belirtilen adreste sahaf falan yoktu. Etrafta bir iki kişiye sorduğumuzda dükkanın önündeki adam sahafın Kadınlar Pazarı’na giden yoldaki bir yere taşındığını söyledi. Kolayca bulduk. Sahaf muhabbet bir adamdı. Kitabı satın alıp tam ayrılacağımız zaman pazartesi ve perşembe günleri mezat olduğunu söylediğinde mezata gitmeye o an karar vermiştik bile.

Nurullah, Sait ve ben pazartesi akşamı mezata gittik. Kadınlar Pazarı’ nın oradaki bir caddenin bodrum katındaki sahaftaydı mezat. Kalabalıktı ve biz vardığımızda çoktan başlamıştı. Arkalarda bir yere oturup başladık takibe.

İşin eğlenceli kısmı adını sanını duymadığım bir sürü kitabı açık artırmada duymuş olmam. İçimden insanlar birbirinden farklı konularda ne kadar da çok şey yazmışlar düşüncesi geçti.

Öylece izlerken açık artırmaya çıkan bir kitap hemen ilgimi çekti. Kitabın kenarı yandığı için çok ucuzdan başladı açık artırma. Sahaf jargonu ile kenarı yanık olduğu için “kondisyonu düşük” bir kitaptı. Bu aralar “geo-eleştiri” kavramına dair bir kitabı okuduğum için az önce artırıma giren kitabı almak için el kaldırdım. Başka da ilgi duyan olmadığı için kitap 1 TL fiyat ile bana kaldı.

Başka kitaplar da aldıktan sonra mezattan ayrıldık. Ucuz kitap almanın verdiği neşeye eşlik eden yağmur çisentisi eşliğinde çay içmek için Kavuk’a, çok geçmeden de Unkapanı Pilavcısı’na yol almıştık bile. Geriye kalan kitaplar ve dostlarla muhabbet. Güzel yani, daha ne olsun!..

Geleneksel Ölçü Birimi: Urub ve Şinik

Arkadaşlarla Derinkuyu Yeraltı Şehrini ziyarete gittiğimizde Derinkuyu’da kurulan Cumartesi pazarına uğradık. Hava soğuktu ama pazar ışıl ışıldı. Ben bilmiyordum. Modern dönemde terkedilmesine rağmen halen yerel pazarlarda kullanılan bu eski ölçü biriminden arkadaş bahsedince öğrenmiş oldum. Resimde fasulyenin üstünde “50” yazıyor. Bu fasulyenin kilo fiyatının 50 TL olduğu anlamına gelmiyor. Resimde görülen silindir şeklindeki Urub ve Şinik ölçü birimine göre fiyatı 50 TL. Resimdeki o büyük kap 8 kilo alıyor. Buna göre 8 kilo fasulye yani bir şinik 50 TL.

Foto: Nevşehir Derinkuyu Cumartesi Pazarı (Fotoğraf Alper Kanca tarafından çekilmiştir)

Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”ne Dair Not

Romanı bitireli çok oldu. Aslında üzerinden pek uzun bir zaman geçmemesine rağmen başka başka mevzular zihnimde gezindiği için, sanki çok süre geçmiş gibi bir his var içimde. O yüzden kitabın bıraktığı izlerden bahsetmek daha faydalı olacaktır. Romanı okuduğum esnada roman hakkında yazı yazmaya dair içimde bir düşünce olmuş olsa da, o düşünceyi gerçekleştireceğim zaman için herhangi bir hazırlık yapmamış olmam belki de bu değerlendirme yazısının önemi azaltır ; ancak kimin umurunda. Edebiyatı bir bilim olarak görmemenin ya da edebiyatın bir bilimsel yönü varsa o bilime ait bir meslek erbabı olmamanın sınırsız özgürlüğünü yaşayıp romanı ele almak daha hoş. Öyle ya ben bir eleştirmen değilim ki endişe içinde olayım. Okuyucu olmanın dayanılmaz hafifliği.

Ayfer Tunç’un üslubunu seviyorum. Konuyu işleyiş tarzını seviyorum. Kısaca onun romanlarını ve hikayelerini beğenerek okuyorum. Her okuyucu için çeşit çeşit edebiyatçılar vardır. Eğlenmek için okunan, öylesine okunan, can sıkıntısı için okunan, tutunmak için okunan, bir şeyler öğrenmek için okunan…romanlar. Ayfer Tunç’un bu romanı, ruhumuza ayna tutması için okunan roman grubuna giriyor desem yeridir. Hem bireysel yanımıza dair sesler hem de maşerî ruhumuzun fotoğrafı. Bireysel yanımızın sesi, yani yorgunluklarız, küskünlüklerimiz,  yıpranmalarımız; en kısa ifade ile paramparça hali pür melalimiz. Maşerî ruh; 21 yüzyıl Türkiye’sinde neo-liberalizm, modernizm kalıntıları, meşhul postmodernizm, pençesini açmış küreselleşme, bizi yok sayan bilişim her ne ise onun içinde debelenen insan yığınlarından bir damla. Aslında bizim hikayemizin, Cumhuriyet dönemi öykümüzün final bölümü gibi. Alın işte eseriniz der gibi. Öncesi, sonrası ve geleceği ile alın işte eseriniz der gibi. Hiç kimse saf değildir ve öyle ya da böyle değil, tam da bilerek ve isteyerek kire bulaşmıştır herkes. Giriş sayfasının,

İsa eğilmiş, parmağıyla toğrağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruları sormaları üzerine “İçinizde kim günahsızda, ilk taşı o atsın! “dedi. (Kutsal Kitap, Yuhanna 8:7, Zinada Yakalanan Kadın)

prologu ile başlaması aslında bütün hikayeyi özetler. Kötülüğün acı ile gittiği zamanlarda yani tam da şimdi günahsız insan bulmanın kolay olmadığını, en çok günahsız görünenlerin günahın ortasına saplanmış olabileceklerini, hatta öyle olduklarını söylüyor. Belkide yalnız acı insanı masum kılar.

Gerçekten acı insanı masum kılabilir mi? Romana geri dönecek olursak baştan sona acı dolu. Baştan sona kayıp bir hikaye. Fakat bu durum da durduğun ve baktığın yere bağlı. Hayatın keşmekeşinde roman kahramanına dışarıdan bakanlar onu kolaylıkla “oruspu” diye niteleyebilecekken, aynı kişiler romanı okuduklarında aynı kadına hiç bir kötü sıfatı yakıştıramazlar. Çünkü acı vardır. Çünkü hedonizm bile acıya bulaşmıştır zevke değil. Çünkü zevk bile acıdır. Ama şunu biliyorum, bu romanı okuyan bir çok kişi, espiri ile de olsa, kötü sıfatlar kullabilir roman kahramanı hakkında. Ama yok. Çünkü yazarın üslubunda Nobokovvari izlerin zerresi yok. Kendini farklı farklı erkeklerin kucağına atan bir kadının hikayesi anlatılırken belki yazar bir an düşünür ve farklı kaygılarla araya fantastik unsurlar yerleştirebilirdi. Bunu isteyerek yapmasa bile bilinçaltından yüzeye yansır ve cümlelere sinebilirdi. Ama yok. Eğer öyle bir hisse kapılırsa insan, zaten roman kendi ile çelişirdi ve alalade bir kitap parçası olup çıkardı. Dolayısıyla bu roman sadece edebî kaygılarla yazılmamıştır, bu roman aynı zamanda meselesi olan bir feryattır.

Yeniden Fareler ve İnsanlar

Sonbahar ne çabuk geldi. Böyledir bu; yaz bütün davetkârlığı ile gelir ve gider. Artık durup bir etrafa bakınma vaktidir. Kaçmaya, bir yerlere gitmeye gerek yoktur. Hiç bir şehir davet etmez bizi. Güzel olan ise, mevsim sonbahar olunca şehir gelir bize. Hem de bütün ihtişamı ile. Şehir lisan-ı hâl ile gülümserken, sormayın biz insanlarda da bir naz ve niyaz. Gölgeye sığınsak olmaz; güneşe çıksak olmaz. Bütün bu naz niyaz arasında eskiler bulur bizi. Eylül eskilerin bit pazarına çıktığı bir aydır.

George’un Lennie’yi vurdugu sahne insanın içine nasıl işlemesin. Yüzünü tabiata dönmüş sevinç içinde George’un gelecege dair hayallerini dinliyor. Ona sorular soruyor. Az önce bir kadını öldürmüş olduğundan haberi bile olmadan. “Tavsanlari da besleyecek miyim George diye sorarken ki hali gözleri nemlendiriyor.

En sevdiğim romanlardan birisidir Fareler ve İnsanlar. Döner döner bakarım. Bu okumamda dikkatimi çeken ise “Candy” oldu. Yaşlı bir insanın kenara atılma korkusuna dair satırlar. Kenara atılmamak için  tanımadığı birine elinde avucunda ne varsa verebilecek bir ruh hali. Hem de gerçekleşme ihtimali çok düşük olan bir hayal için.

Ne kadar da çok insan var öyle. Bir hayal. Gercekleşmesi mümkün olmayan bir hayal ile yaşayan insanlar. Bulut gibi zihnin her yanını sarmış hayaller içinden gelecege bakan ama yalın gerçeğin içinde ezilen zavallı insan. Elbette yaşlı amcamız Candy’ye acıyacak değilim.  Kendimizi kenara çekip bir roman kahramanını kolaylıkla nesneleştirebiliriz. Horatius’un sözünü biraz güncellersek oysa bütün hikayeler bir parça bizim hikayemiz…