KANSER VE DAĞILIŞI

Kanser, vücut hücrelerinin kontrolsüz bir şekilde üremeleri ile meydana gelen bir hastalıktır. Hücreler henüz tam bilinmeyen bir nedenle, kontrolsüz olarak bölünmeye başlarlar. Bu yüzden bedende hızlı hücre çoğalmasından oluşan kötü urlar oluşur ve bunlara kanser denir.

Kanser oluştuğu dokuya bağlı olarak yüzden fazla çeşidi olan bir hastalık grubudur. Kanserler tümörlerin ilk olarak başladıkları organa bağlı olarak sınıflandırılırlar. Örneğin ilk olarak akciğerde oluşan kansere Akciğer kanseri denir.

Kanser hücreleri civarlarındaki dokulara ulaşarak, kan ve lenf sistemi yoluyla vücudun diğer taraflarına yayılırlar. Buna metastaz denir. Metastaz yapan kanserlerin tedavisi genel olarak daha zordur.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre dünyada her yıl yaklaşık 10 milyondan fazla kanserli insan teşhis edilmektedir. 2020′ de her yıl 16 milyon yeni vaka görüleceği tahmin edilmektedir. Kanser her yıl 6.2 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olur ki bu miktar dünyadaki bütün ölümler içinde % 12.5′ lik bir oran oluşturmaktadır. Ayrıca günümüzde dünyada 22 milyon kanser hastası bulunmaktadır.

Tütün, asbestos, aflotoksin, ve ultraviyole ışınları kansere sebebiyet veren en önemli kanserojen maddeler iken ayrıca kanserlerin %20’si kronik enfeksiyonlardan kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi karaciğer kanserine neden olan Hepatit B ve C virisü, rahim ve ano-jenital kansere neden olan human papilloma virüsü ve mide kanserine neden olan helibacter pylori virüsüdür. Gelişmiş ülkelerde kanser vakalarının %8’i kronik enfeksiyon sebepliyken gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 25’tir.

Kanserin sebebini genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler ve hormon

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Kanserin sebebi üzerine ilk zamanlarda yapılan çalışmalar nispeten tahminidir. Doll ve Peto (1981)’ a göre kanserden kaynaklanan ölümlerin %2’si çevre kirliliğinden kaynaklanırken % 4’ü mesleki faktörlere dayanmaktadır. Doll ve Peto’nun hazırladığı tabloya göre; kanser ölüm oranlarının %30’u tütün, 35′ beslenme alışkanlığına bağlıdır. Diğer faktörler alkol, beslenme aktiviteleri, üreme ve cinsel davranışlar, endüstriyel ürünler, tıbbi malzemeler ve ilaçlar, geo-fiziksel faktörler ve enfeksiyonlar.(1)

1996’da Harvard merkezli bir çalışmada Doll’un tahminleri güncellenmiştir. Tütün kullanımı, diet, hareketsilik ve aşırı güneşe maruz kalma kanser için asıl risk faktörlerini oluştururken kansere sebep olan 36 ‘çevresel kanserojen madde’ tespit edilmiştir. Doll’un çalışmasında bu sayı 16 idi.

National Cancer Institute’ e göre kanserlerin üçte ikisini sigara tüketimi, aşırı alkol tüketimi, fakir diet, fiziksel aktivitesizlik ve aşırı kilolu olma gibi yaşam tarzı ile alakalı çevresel faktörler oluşturmaktadır.(2)

Netice itibariyle kanserin sebepleri kesin olarak bilinmemekle birlikte genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Dünyadaki bütün kanser vakaları içinde%12’lik oranla en yaygın olanı akciğer kanseridir. Dünyadaki Kanser türlerini oranlarına göre sınıflandıracak olursak:

Akciğer, Göğüs, Bağırsak, Mide, Karaciğer, Prostat, Rahim, Boğaz, Mesane, NHL, Leukemia, Oral cavity, Pankreas, Böbrek, Yumurtalık, Uretus, Beyin ve CNS, Melonoma, Gırtlak, Tiroid bezi ve diğerleri

Kanserin sebepleri tam olarak bilinmediği için hastalığın mekansal dağılımını bilmek hastalığı oluşturan faktörleri anlamada ve hastalıkla mücadele etmede faydalı olacaktır.

Dünyadaki bütün toplumlarda kanser vakası görülmesine karşın bölgesel farklılıklar da görülmektedir. Sigara kullanımı ve batı yaşama tarzının egemen olduğu sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerde kanserli hasta sayısı daha fazladır.

Dünya üzerindeki kanser türlerinin dağılımı üzerine dünyanın değişik bölgelerini göz önünde yapılan bir çalışmada kanser vakalarının büyük bir çoğunluğu gelişmiş ülkelerde görülür. Karşılaştırma için seçilen dünya kanserinin %60′ ının görüldüğü yerlerdir.

Buna göre bütün kanserlerin indis oranları,1993-1997 (3)

Erkeklerde

1. ABD-363.2

2. Avustralya-359.0

3. Kanada-330.2

4. Çek Cumhuriyeti-326.9

5. Danimarka-277.0

6. Çin, Hong Kong-276.9

7. Japan-272.4

8. İngiltere-266.6

9. Polonya-259.4

10. İsveç-243.7

11. Singapur-227.7

12. Kolombiya-192.2

13. Hindistan-114.8

Kadınlarda:

1. ABD-279.1

2. Danimarka-272.1

3. Avustralya-259.5

4. Kanada-258.7

5. İsveç-235.3

6. Çek Cumhuriyeti-234.7

7. İngiltere-226.0

8. Polonya-211.9

9. Kolombiya-199.2

10. Çin-196.3

11. Singapur-185.1

12. Japonya-154.6

13. Hindistan-121.6

Kanserin bölgesel dağılışı üzerine yapılan çalışmalar, kanserin sebeplerini anlamak için bize ışık tutacağından spesik çalışmalar önemlidir. Örneğin Keşmir Vadisinde kanserin dağılışının incelendiği bir araştırmada erkekler arasında 7 tip kanser yaygındır: Boğaz, karaciğer, mide, deri, üst solunum yolları ve idrar yolları Kadınlarda ise; boğaz, göğüs, rahim ağzı, mide, deri, kolon / rektum, karaciğer kanserleri. Boğaz kanseri, vadideki bütün kanser tipleri arasında % 42.9′ luk oranla hem erkeklerde hem de kadınlarda en çok görülen kanser çeşididir. Sonuç olarak, boğaz kanserinin diğer kanserlere baskın olması sıcak tuzlu çayın içilmesine atfolunur.’ (4) ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde kanser bütün ölümlerin yaklaşık % 25’ini oluşturmaktadır. Aşağıdaki tabloda ABD’deki kanser vakalarının dağılımı gösterilmektedir:

Erkeklerde-En Yaygın Kanser Türleri:

Prostat kanseri (%33)

Akciğer kanseri (%13)

Kolorektal kanser (%10)

Mesane kanseri ( %7)

Cilt kanseri (%5)

Kadınlarda- En Yaygın Kanser Türleri:

Göğüs Kanseri (%32)

Karaciğer kanseri (%12)

Kolorektal kanser ( % 11)

Endometrial Kanser (%6)

Non-Hodgkin’s lymphoma (%4)

TÜRKİYE’DE KANSERİN DAĞILIŞI

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 1999 yılında 8879, 2000 yılında 8613, 2001 yılında 9054, 2002 yılında 10971, 2003 yılında 12772 kanserli hasta tespit edildi.2003 yılında bildirimi yapılan kanser vakalarının yaş ve cinsiyete göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

Sağlık Bakanlığı’nın 1998 yılı verilerine göre;

Türkiye’de kadınlarda en çok görülen kanser türleri;Meme(%23.7),Mide(%6.25),Yumurtalık(%3.85), Deri(%6.21), Kolon(%4.40), Akciğer(%4.90), Serviks(%3.85), Beyin(%4.44), Kemik İliği(%4.60), Rectum(%3.52) ve Diğerleri(%32.93).

Erkeklerde en çok görülen kanser türleri ise; Akciğer(%32.29), Mide(%7.16), Mesane(%6.49), Larenks(%5.53), Deri(%5.05), Prostat(%4.17), Kemik iliği(%4.00), Kolon(%3.56), Beyin(%3.50), Lenf düğümü(%2.84) ve diğerleri(%25.41)

Kanser vakalarının bölgelere göre dağılımına baktığımızda Türkiye’deki kanser hastalarının büyük bir kısmının Marmara Bölgesi’nde görülmesi normaldir. Zira Marmara Bölgesi Türkiye’nin en fazla nüfus ve nüfus yoğunluğuna sahip bir bölgesidir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’nün bir yerleşim yerinde 100 bin nüfus içinde 300’e kadar kanser vakasını normal olarak nitelendirdiğini gözönünde bulundurur isek bölgelerin genel değerlendirmesinin yanında küçük ölçekli alan çalışmaları daha aydınlatıcı olacaktır.

Sağlık bakanlığı’nın 1999 yılı Kanser vakalalarının bölgesel dağılımına bakacak olursak;

Marmara Bölgesi:7.878

İç Anadolu Bölgesi: 4.880

Ege Bölgesi: 3.418

Akdeniz Bölgesi:3.423

Karadeniz Bölgesi:2.747

Doğu Anadolu Bölgesi:2.302

Güneydoğu Anadolu Bölgesi:1.249

Adresi bilinmeyenler:45

TOPLAM: 25.942

İl bazında baktığımız zaman Türkiye’de kanser vakaları sırasıyla sırasıyla İstanbul,Ankara,Antalya, Bursa, İzmir’de görülürken; Düzce, Kilis, Gümüşhane, Tunceli, Siirtte görülür.(5)

Türkiye’de kanser hakkında en dikkat çekici tartışmalar Ukrayna’daki nükleer santral faciasından sonra ortaya çıkmaya başladı desek yeridir. Kanserli hastalar hakkında geçmiş yıllara ait yeterli veri olmadığı için bütün ülkede sağlıklı bir şekilde veri toplanması için dikkatler çekilmektedir. Çernobil’den en çok etkilendiği varsayılan Karadeniz Bölgesi’nde kanser vakalarındaki muhtemel artış bölge halkı tarafından nükleer santral faciasına bağlanmaktadır. Bu konu hakkında yeterli araştırmalar yapılmadığı için konu hakkında spekülatif yorumlar yapılagelmiştir. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu tarafından Sağlık İl Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Kayıt Merkezi’nin 2004-2005 yıllarına ait verilerine göre 678’i erkek, 462’si kadın olmak üzere 1160 kanserli hastaların bilgilerini gözönünde bulundurularak bir kanser yoğunluk haritası oluşturuldu. Araştırmaya göre Trabzon geneline bakıldığında il bazında herhangi bir sıkıntı yoktur. Çalışmanın sonuçlarına göre, Trabzon genelinde kanserin riskli bir hastalık olmadığı, ancak bazı köylerde kanser sayısının sınır değerinin üzerinde olduğu gözlenmiştir.Yomralıoğlu, bu tür haritalarda kanser vakalarının coğrafyayla ilişkisinin de gözlenebileceğine dikkati çekmiştir:”Örneğin deri kanseri olan insanların daha çok güney yamaçlara bakan kısımlarda yaşar, İl genelinde kanser vakalarına vadi ve kıyı şeridi boyunca daha çok rastlanır. Prostat kanseri ise 700 metreden yukarı alanlar içinde daha çok görülüyor. Diğer bir husus ise yine bu vakaların arazi kullanımı ve bitki örtüsü ile ilişkisini araştırmaya yöneliktir. Vakaların yaklaşık yüzde 30’luk kısmı yerleşim ve tarım alanı dışında kalan alanlarda yaşıyor.Araştırmada Trabzon’da görülen kanser türleri de ifade edilmektedir: ‘Yüzde 20 ile akciğer, yüzde 12 ile deri, yüzde 10 ile mide ve meme, yüzde 7 ile mesane kanseri gelir.Yomralıoğlu, kanser vakalarının yoğunlaştığı bölgelerde çevresel koşulların irdelenmesi gerektiğini ve sağlık kuruluşlarının bu tür vakaların verilerini tutmada daha dikkatli davranılması gerektiği ifade eder.

Sonuç

Kanser sebebi tam olarak bilinemediği için hastalığın mekansal dağılımını inceleyen araştırmalar kanserin sebeplerini anlamamız için bizlere faydalı olacaktır.Kanser ile mücadelede hastalık hakkında veri tabanı oluşturulması çok önemlidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kanserli hastalar hakkında hastanın yaşam alanı, sosyo-ekonomik durumu, kültürel yapısı gibi konuşar hakkında kapsamlı verilerin toplanması hastalıkdaki gelişmeleri takibedebilmek için önemlidir. Ayrıca her bölgede kanser merkezleri açılarak hastalığın mekan ile ilişkisi irdelenmelidir.

Kaynakça:

  1. Doll R.Epidemiological evdence of the effects of behavior and the environment on the rsik of cancer.Recent Results in Cancer Research.1998;154:3-21
  2. National Cancer Institute. Cancer and the environment: What you need to know, what you can do :U.S. Deparrment of Health and Human Services, 2004. Accessed at http://www.nci.nih.gov/newscenner/benchmarks-vol4-issue
  3. İndis Oranı:100.000 kişi içinde bütün kanser olanların sayısı.Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 300’ün üzerindeki indis görülene yerlerde tehlikeli durum sözkonusudur.
  4. Epidemiological trend in the distribution of cancer in Kashmir Valley’ 1993, The journal of Epidemiology and Community Healty Vol.47-290-292 G.M Dhar, G.N. Shah, B.Naheed
  5. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı. 1999. http://www.saglik.gov.tr/sb/default.asp?sayfa=ozelistatistik&id=116&kelime=&page=

Trafik

Unutmuşum. İstanbul trafik sıkışıklığı demek aynı zamanda. Ümraniye’den 14 BK’ya bindim Kadıköy’e gideceğim. Daha Göztepe Köprüsü’ne bile varamadım, trafik resmen durduğu için geç kalacağım büyük ihtimalle. Oysa o kadar da erken çıktım. Büyük laflar etmeye gerek yok. İstanbul’da gündelik hayat beklemek, bir yere yetişmeye çalışmak ve yine beklemek ile geçer. Yol kenarındaki parkta orta yaş üstü insanlar sabah sporunu yapıyorlar. Küçüçük parkta bir kaç spor aleti ve buraya nereden geldim diye bakınan tek tük ağaç arasında spor ne kadar mümkünse artık. İstanbul denen beton denizi içinde akmaya çalışan trafik şüphesiz insanları gergin yapıyor. Üstüne üstlük burası finans merkezi olsun diye bir sürü gökdelen de arzı endam ediyor şehrin bu bölgesinde. Şu an trafik durduğu için insanlar inip yürümeyi tercih ediyorlar. Demek ki inecekleri yer yakın. Kadıköy çok çok uzaklarda ve hala araçlar milim milim ilerliyor. Sabah güneşi eğer otobüste isen kirlidir. Evden çıkarken ne kadar dinç ve rahat olursan ol, İstanbul’da otobüs içinde isen bütün her şey gerginliğe dönüşür. Sonra bir an İstanbul’un bu haline üzülürsün. Çok değil kısa bir süre sonra asıl kendine acırsın. Ne kadar çabalasan da, ne kadar didinsen de İstanbul canavarı insanı ezer geçer. Sonra dersin ki mekanı insan inşa eder. Suçlu ararsın. Suçlu yoktur ya da soyut bir suçtur bu her dönemin iştirak ettiği. Az biraz ilerlese araba mutlu olursun. Kimseyi aramazsın geç kalıyorum diye. Çünkü İstanbul’da kimse bir yere zamanında gitmez. Hatta bazen geç kalıyorum diye panik içinde koşturduğun bir yere belirlenen zamandan geçte varsan erken gitmiş olursun. Çünkü buluşacağın kişi hala yoldadır. İstanbul’u çoğu zaman bu sıkışıklık ve koşturmaca hali inşa eder. İstanbul der geçersin ve yine de varacağını yere varırsın.

Sevgisiz (Loveless)

John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabındaki “mistifikasyon” kavramı üzerine yeniden düşündüğüm bir zamanda bir film hakkında yazı yazmak ironi gibi. Ama olsun. Neticede film eleştirmeni değilim. Yani film ile araya mesafa koyan bir yazı olmayacak bu. Tam tersine, beni etkileyen bir film hakkındaki düşüncelerimden ibaret. Andrey Zvyaginstev’in Dönüş (Return) adlı filmini çok beğenmiştim. Rus yönetmen sonrasında “Sürgün”, “Elena”, “Leviathan” adlı başka filmlerde çekmiş. Muhtemelen bunları da izlerim.

İlk önce şunu söylemeliyim, filmdeki çocuğun adının Alyosha olması beni zaten etkileyen bir şey oldu ki malumdur Karamovoz Kardeşler’i sevenlerin aklına hemen Alyosha gelir. Yönetmenin bir tercihi midir bilemem ama o ismin bendeki karşılığı sevgidir. Aslında Dostoyevski üzerine yazılan hemen hemen her eserde Alyosha ismi sevgi ve merhametin remzidir. Bu filmde de öyle bir durum söz konusu.

Her şey birbirine girmiştir aslında; post-sovyet dönemi, post-endüstriyel dönem, iletişim çağı, internet, narsizm, maskülen olanın sessizliği, yükselen feminizm, tüketim toplumu vb. Bu filmde hepsini görmek mümkün. Lakin öyle göze sokulan cinsten değil.

Post-sovyet döneminin izlerini görmek mümkün. Bir zamanlar ne iddialarla yapılmış devasa binalar köhne haldedir. Tarihin karanlıklarına yeni karışmış bir dönemin gölgeleri.

Ama bence bu filmi asıl önemli kılan şey, günümüz teknolojisinin gündelik hayatımızı nasıl etkilediğine dair göndermelerdir. Bunu yaparken yönetmen gözümüze sokmaz söylemek istediklerini. Aynı hayat gibi akar. Çağımızın başat özelliği narsizm içinde akan bir hayat. Başlığı bile filmi özetleyen şu yazı okunmaya değer: “Zehirli Bir Dünya’da Kayıp Bir Çocuk

Fatih’te Bir Mezat

Sevgili dostum Nurullah ile sur içine gittiğimizde aç karnımızı doyurduktan sonra internette “nadirkitap” adlı sitede baktığımız Nilüfer Göle’ye ait bir kitabı bizzat yerinde alalım düşüncesiyle Kıztaşı Caddesi’ndeki sahafı aramaya başladık. Maksat biraz da muhabbetti. Belirtilen adreste sahaf falan yoktu. Etrafta bir iki kişiye sorduğumuzda dükkanın önündeki adam sahafın Kadınlar Pazarı’na giden yoldaki bir yere taşındığını söyledi. Kolayca bulduk. Sahaf muhabbet bir adamdı. Kitabı satın alıp tam ayrılacağımız zaman pazartesi ve perşembe günleri mezat olduğunu söylediğinde mezata gitmeye o an karar vermiştik bile.

Nurullah, Sait ve ben pazartesi akşamı mezata gittik. Kadınlar Pazarı’ nın oradaki bir caddenin bodrum katındaki sahaftaydı mezat. Kalabalıktı ve biz vardığımızda çoktan başlamıştı. Arkalarda bir yere oturup başladık takibe.

İşin eğlenceli kısmı adını sanını duymadığım bir sürü kitabı açık artırmada duymuş olmam. İçimden insanlar birbirinden farklı konularda ne kadar da çok şey yazmışlar düşüncesi geçti.

Öylece izlerken açık artırmaya çıkan bir kitap hemen ilgimi çekti. Kitabın kenarı yandığı için çok ucuzdan başladı açık artırma. Sahaf jargonu ile kenarı yanık olduğu için “kondisyonu düşük” bir kitaptı. Bu aralar “geo-eleştiri” kavramına dair bir kitabı okuduğum için az önce artırıma giren kitabı almak için el kaldırdım. Başka da ilgi duyan olmadığı için kitap 1 TL fiyat ile bana kaldı.

Başka kitaplar da aldıktan sonra mezattan ayrıldık. Ucuz kitap almanın verdiği neşeye eşlik eden yağmur çisentisi eşliğinde çay içmek için Kavuk’a, çok geçmeden de Unkapanı Pilavcısı’na yol almıştık bile. Geriye kalan kitaplar ve dostlarla muhabbet. Güzel yani, daha ne olsun!..

Geleneksel Ölçü Birimi: Urub ve Şinik

Arkadaşlarla Derinkuyu Yeraltı Şehrini ziyarete gittiğimizde Derinkuyu’da kurulan Cumartesi pazarına uğradık. Hava soğuktu ama pazar ışıl ışıldı. Ben bilmiyordum. Modern dönemde terkedilmesine rağmen halen yerel pazarlarda kullanılan bu eski ölçü biriminden arkadaş bahsedince öğrenmiş oldum. Resimde fasulyenin üstünde “50” yazıyor. Bu fasulyenin kilo fiyatının 50 TL olduğu anlamına gelmiyor. Resimde görülen silindir şeklindeki Urub ve Şinik ölçü birimine göre fiyatı 50 TL. Resimdeki o büyük kap 8 kilo alıyor. Buna göre 8 kilo fasulye yani bir şinik 50 TL.

Foto: Nevşehir Derinkuyu Cumartesi Pazarı (Fotoğraf Alper Kanca tarafından çekilmiştir)

Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”ne Dair Not

Romanı bitireli çok oldu. Aslında üzerinden pek uzun bir zaman geçmemesine rağmen başka başka mevzular zihnimde gezindiği için, sanki çok süre geçmiş gibi bir his var içimde. O yüzden kitabın bıraktığı izlerden bahsetmek daha faydalı olacaktır. Romanı okuduğum esnada roman hakkında yazı yazmaya dair içimde bir düşünce olmuş olsa da, o düşünceyi gerçekleştireceğim zaman için herhangi bir hazırlık yapmamış olmam belki de bu değerlendirme yazısının önemi azaltır ; ancak kimin umurunda. Edebiyatı bir bilim olarak görmemenin ya da edebiyatın bir bilimsel yönü varsa o bilime ait bir meslek erbabı olmamanın sınırsız özgürlüğünü yaşayıp romanı ele almak daha hoş. Öyle ya ben bir eleştirmen değilim ki endişe içinde olayım. Okuyucu olmanın dayanılmaz hafifliği.

Ayfer Tunç’un üslubunu seviyorum. Konuyu işleyiş tarzını seviyorum. Kısaca onun romanlarını ve hikayelerini beğenerek okuyorum. Her okuyucu için çeşit çeşit edebiyatçılar vardır. Eğlenmek için okunan, öylesine okunan, can sıkıntısı için okunan, tutunmak için okunan, bir şeyler öğrenmek için okunan…romanlar. Ayfer Tunç’un bu romanı, ruhumuza ayna tutması için okunan roman grubuna giriyor desem yeridir. Hem bireysel yanımıza dair sesler hem de maşerî ruhumuzun fotoğrafı. Bireysel yanımızın sesi, yani yorgunluklarız, küskünlüklerimiz,  yıpranmalarımız; en kısa ifade ile paramparça hali pür melalimiz. Maşerî ruh; 21 yüzyıl Türkiye’sinde neo-liberalizm, modernizm kalıntıları, meşhul postmodernizm, pençesini açmış küreselleşme, bizi yok sayan bilişim her ne ise onun içinde debelenen insan yığınlarından bir damla. Aslında bizim hikayemizin, Cumhuriyet dönemi öykümüzün final bölümü gibi. Alın işte eseriniz der gibi. Öncesi, sonrası ve geleceği ile alın işte eseriniz der gibi. Hiç kimse saf değildir ve öyle ya da böyle değil, tam da bilerek ve isteyerek kire bulaşmıştır herkes. Giriş sayfasının,

İsa eğilmiş, parmağıyla toğrağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruları sormaları üzerine “İçinizde kim günahsızda, ilk taşı o atsın! “dedi. (Kutsal Kitap, Yuhanna 8:7, Zinada Yakalanan Kadın)

prologu ile başlaması aslında bütün hikayeyi özetler. Kötülüğün acı ile gittiği zamanlarda yani tam da şimdi günahsız insan bulmanın kolay olmadığını, en çok günahsız görünenlerin günahın ortasına saplanmış olabileceklerini, hatta öyle olduklarını söylüyor. Belkide yalnız acı insanı masum kılar.

Gerçekten acı insanı masum kılabilir mi? Romana geri dönecek olursak baştan sona acı dolu. Baştan sona kayıp bir hikaye. Fakat bu durum da durduğun ve baktığın yere bağlı. Hayatın keşmekeşinde roman kahramanına dışarıdan bakanlar onu kolaylıkla “oruspu” diye niteleyebilecekken, aynı kişiler romanı okuduklarında aynı kadına hiç bir kötü sıfatı yakıştıramazlar. Çünkü acı vardır. Çünkü hedonizm bile acıya bulaşmıştır zevke değil. Çünkü zevk bile acıdır. Ama şunu biliyorum, bu romanı okuyan bir çok kişi, espiri ile de olsa, kötü sıfatlar kullabilir roman kahramanı hakkında. Ama yok. Çünkü yazarın üslubunda Nobokovvari izlerin zerresi yok. Kendini farklı farklı erkeklerin kucağına atan bir kadının hikayesi anlatılırken belki yazar bir an düşünür ve farklı kaygılarla araya fantastik unsurlar yerleştirebilirdi. Bunu isteyerek yapmasa bile bilinçaltından yüzeye yansır ve cümlelere sinebilirdi. Ama yok. Eğer öyle bir hisse kapılırsa insan, zaten roman kendi ile çelişirdi ve alalade bir kitap parçası olup çıkardı. Dolayısıyla bu roman sadece edebî kaygılarla yazılmamıştır, bu roman aynı zamanda meselesi olan bir feryattır.

Yeniden Fareler ve İnsanlar

Sonbahar ne çabuk geldi. Böyledir bu; yaz bütün davetkârlığı ile gelir ve gider. Artık durup bir etrafa bakınma vaktidir. Kaçmaya, bir yerlere gitmeye gerek yoktur. Hiç bir şehir davet etmez bizi. Güzel olan ise, mevsim sonbahar olunca şehir gelir bize. Hem de bütün ihtişamı ile. Şehir lisan-ı hâl ile gülümserken, sormayın biz insanlarda da bir naz ve niyaz. Gölgeye sığınsak olmaz; güneşe çıksak olmaz. Bütün bu naz niyaz arasında eskiler bulur bizi. Eylül eskilerin bit pazarına çıktığı bir aydır.

George’un Lennie’yi vurdugu sahne insanın içine nasıl işlemesin. Yüzünü tabiata dönmüş sevinç içinde George’un gelecege dair hayallerini dinliyor. Ona sorular soruyor. Az önce bir kadını öldürmüş olduğundan haberi bile olmadan. “Tavsanlari da besleyecek miyim George diye sorarken ki hali gözleri nemlendiriyor.

En sevdiğim romanlardan birisidir Fareler ve İnsanlar. Döner döner bakarım. Bu okumamda dikkatimi çeken ise “Candy” oldu. Yaşlı bir insanın kenara atılma korkusuna dair satırlar. Kenara atılmamak için  tanımadığı birine elinde avucunda ne varsa verebilecek bir ruh hali. Hem de gerçekleşme ihtimali çok düşük olan bir hayal için.

Ne kadar da çok insan var öyle. Bir hayal. Gercekleşmesi mümkün olmayan bir hayal ile yaşayan insanlar. Bulut gibi zihnin her yanını sarmış hayaller içinden gelecege bakan ama yalın gerçeğin içinde ezilen zavallı insan. Elbette yaşlı amcamız Candy’ye acıyacak değilim.  Kendimizi kenara çekip bir roman kahramanını kolaylıkla nesneleştirebiliriz. Horatius’un sözünü biraz güncellersek oysa bütün hikayeler bir parça bizim hikayemiz…

Dünyayı Saran Turist Gözü

Son iki hafta içinde üç kez Derinkuyu Yeraltı Şehri‘ne gittim. Zaten bildiğim bir yer. Lakin yine de bu üç ziyaretin hepsi de birbirinden bağımsız bir deneyim. Üzerimde rehber rolü olan bu üç gezinin birincisi yabancı biriyle, ikincisi eski arkadaşlarla ve üçüncüsü de yeğenimleydi. Hemen hemen her şeyin turistik bir faaliyet olarak görülebileceği ilk gezide en güzeli en güzel şekilde ve en güzel anda anlatmak yegane gayemdi.  Seçilen mekanlar ve üslup kurgusaldı. Misafirin gideceği yerlerin bir listesi zaten mevcut ve aynı zamanda o yerlere dair yaşanması muhtemel duygular da belli gibi.  Dünyanın herhangi bir yerindeki pratiklerle az ya da çok benzer faaliyetler söz konusu. İçerik farklı ama üslup aynı. Kısaca bir büyü yaratma ve hayatın en eşsiz anlarını yakalama çabası. İkinci gezimiz de aynı güzergâhlar üzerindeydi ama daha esnekti. Şahsi araba ile yapılan bir gezi. Görülecek yerler yine belli bir plan dahilindeydi ama içinde eğlencenin olduğu ve hatıraların yad edildiği bir geziydi. Eski dostlarla bir hasbihal söz konusu. Bütün bunlara rağmen bu geziye turistik bir faaliyet denilebilir. Zira her gidilen yerlerde “aa buraya iyi ki gelmişiz” nidaları zaten gezinin az da olsa kurgusal yanını gösteriyor. Bu iki gezinin hemen peşinden üçüncü geziye dair içimde bir istek yoktu.  Öyle ya peşpeşe aynı yere üç kez gidilir mi? Lakin hiç sıkıcı olmadı. Tam tersi güzel oldu.  Daha evden çıkarken plansız idik. Yeğenimin illa bir yeri görmek benim de  rehberlik yapmak gibi bir arzım yoktu. Daha Nevşehir merkezden Derinkuyu otobüslerine binerken her şey spontane gelişti. Gittiğimiz yere dair bilgi vermedim yeğenime. Onun da zaten bilgi ister bir hali yoktu. Yerlaltı şehrine indik ve sonra kasaba merkezine giderek bir çay bahçesine gittik. O an yine fark ettim ki, bir turizm denilen faaliyet bizi mekana yabancılaştırıyor. Orda bir kurgusal mekanlar ve faaliyet varken hemen yanıbaşımızda bir hayat akar ve biz o hayatı göremeyiz bile. Belki o hayata dahil olmamız mümkün değildir ancak kıyısından kenarından dokunulabilir. Çay bahçesinde çay içenler, okey oynayanlar, sıcaktan bunalmış sokak köpekleri arasında ben taze çayımı yudumlarken yeğenimde Niğde gazozunu içti. O esnada şu soru geldi aklıma: Kurgusallık ve otantiklik veya sanallık ve gerçeklik arasındaki sınır nerde başlar ve biter? Ya da bir sınır var mı?

Her yerin birbirine benzediği bilinen bir olgu. Bunun pratik yanları mutlaka vardır,  lakin “yerlerin birbirine benzerliği” nden neşet eden yeni ruh halleri derin etkilerler içimize çörekleniyor ve hatta bizatihi bu olgu üzerinden çağdaş coğrafi düşüncenin izi sürülebilir.  Soru şudur; Günümüzde bir yeri gezmek demek ne demekdir? Eskiden farkı nedir? Turistik bir yeri ziyaret bizlerde ne gibi hisler uyandırır? Bildiğimiz bir yerde, örneğin deniz kıyısında bir gezinti ya da bir kır sefası ile turistik bir yeri ziyaret arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bu ve benzeri soruları şu soruya indirgeyebiliriz: “Bizim gözümüz nerelere nasıl bakar”

Haddini aşan nostaljik bir bakışın olguları sakatladığını, değişen dünyayı anlamamızı engellediğini ve hatta bizi kesif bir karamsarlık içinde kıvrandırdığını düşünen biri olarak bir kenara geçip üstenci bir üslupla konuşacak değilim. Hikaye aynı zamanda benim de hikayem. Belki biraz postmodernist bakış olacak ama bu bizzat benim öykümün genel geçer anlatılarla çakışan yanlarını görme çabası. Ona eklemlenmesi. Yaşadığım dünyanın karşısında keyifle onu nesneleştirip, eş zamanlı olarak,  yine o dünyanın içine dalıp dalıp yüzmekte diyebiliriz buna. Malum insan ibn’ül vakittir. Buna mekanı da eklersek insan zamanın ve mekanın çocuğudur da diyebiliriz. Aynı anda neo-Kant ve post-Kant nasıl olunuyorsa öyle bir durum işte. Bir garip deneme yani.

Bu olguyu düşünürken şöyle konu başlıkları geldi aklıma: 

  • Otantik olan ile kurgusal olanın yer değiştirmesi
  • Gündelik hayatın küreselleşen pratikleri
  • Tüketim nesnesi olan ve metalaşan mekânlar
  • Tik koyarak gezmek ya da koşuşturmaca 
  • Görmek ve görünmek arasındaki fark

Peki güzel olan bir şey yok mu ya da yaşadığımız an o kadar mı kötü!..Sanmıyorum. Eğer hayatı bir şeylere indiriyorsak ve mevzulara öyle bakıyorsak manzarada bir donukluk ve bulanıklık olması kaçınılmazdır. Oysa dünya ya da hayat anbean vuku bulan bir şey. Yani anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Güzel olan ise biz insanlar da o anlamın içindeyiz: “Varım o halde düşünüyorum” da denilebilir buna sanırım. Heideger’in kulakları çınlasın.  

Ben her şeye rağmen modern olanın bir duygu olarak içimizi sarması gerektiğini ve şehrin sokaklarında gezinirken içimizi bir otantikliğin sardığını düşünüyorum. Hâlâ. Hatta bu parçalı postmodernist söylemlerin zehrini içmekten ziyade yekpare bir anın, bir aydınlanmanın arayışı içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. İlla teşbih olacaksa az da olsa içimizde bir yerlerde varolduğunu umduğumuz flanörü yaşatmalıyız. Küresel ve turistik bir göze sahip aylak adam belki sıkıcıdır ama yine de bu zamanın ve mekânın vardır bir ruhu. Yort savul!..

Yollarda Bir Garip Seyr-i Sülûk

Hangi şaire ya da yazara referans vereceğini bilmeden, kaybolmuşken, daha şık bir ifadeyle, körün parmak uçları gibi karanlıklar içinde yol alıyorum desem, bence bu lüzumsuz bir metafor olur. Öyle ya gecenin orta yerinde kahve, müzik ve biraz  da adamın başında kavak yelleri esiyorsa bu bir tuzaktır. Bile bile bu tuzağa düşüyor olmamız ise bir başka garipliktir. Daha yazının başında bir aforizma savuracak olursam; “Aslolan yol ve yolculuk ise melankoli yola düşen sistir”. Sıkıcı bir durum ayrıca. Yine de melankoli deyip bir anda silmemek lazım. Ama bence aradaki hudut çizgisi çok incedir.  Yazı çizi işi ile uğraşan bir kişi, hele hele sosyal bilimler alanında kalem oynatıyorsa “salt içerden” mırıldanma çukuruna düşmemeli. Bu durumun hemen karşısında meselelere karşı çok uzakta kalmak ya da onları yalnızca nesneler alanında görme tehlikesi de vardır. İleri de fikrim değişir mi bilmem ama şu an “insan kendini  çevreye katarak”keşfi tercih etmelidir. Böyle bir çaba içinde olmak daha saygıdeğer geliyor bana.  En azından çevreyi kendimiz için çıkış noktası yapmak daha bir bencilce davranış gibi. İnce bir ayrım gerektiren bir mevzu. 

Bilen bilir, seyr-i sülûk bir iç yolculuktur. Dervişlerin iç terbiyesi. İçerde neler olduğu ise bir muamma.  Geleneğin böylesine köklü bir kavramını rahatça kullanmak elbette eleştirilebilir, ancak modern zamanlarda geleneğin târ ü mâr olduğu da bir vakıa ise seyr-i sülûk denen şey biraz da mîrî malıdır.  Yine de endişeliyim ve bu sebeple bu yolculuğa “bir garip” sıfatını ekleyerek kendimi mazur göstermek istedim. Kadim ve otantik olan her şeyin bir garip hâle büründüğü günümüzde kendime çokta haksızlık etmeyeyim. Neticede herkes kendi hikayesinin peşinde ve kendi yolunun izini sürüyor ya da kendi yolcuğunun peşinde. Ama yine de kendi yolculuğumuz denen şeyin narsist bir arayış olmasından çekiniyorum. Zira kadim kavramları konteksinden koparıp günümüze taşımak gerçeklik denen bir şey varsa eğer bizzat ona zarar verebilir. Hüsnü zan naiftir ama biraz ötesi aptallık olabilir.

Somutlaştırırsam; bu bir turistik yolculuk değildir. Turistik bir gezinin de elbette anlamı vardır ama aslında bizi anlamdan uzaklaşırıyormuş gibi gelir bana.  Anlamın zaman boyutu şüphesiz vardır.  Bu yüzden olgunlaşma denen şey her halükarda güzeldir.  Ziyadesiyle aşındırdığım ve daha da aşındıracağım bir yolda; yaşanmışlıklar, kaygılar, umutlar, endişeler, hüzünler, neşeler ve daha bir sürü duygunun içiçe geçtiği bir yolculukta benim payıma ne düşer bilmem. Öncesi ve sonrası var;  o yüzden olsa gerek anı şahit tutmaktır istediğim. Hep böyleydi zaten de şimdi farklı olan ise yollarda gördüklerimi en somut hali ile anlatayım istiyorum. Misal “şu yolun kenarındaki ağaç” diye cümleyeye başlayayım ve hemen akabimde ayak ucumdan ufuk çizgisine kadar ne görüyorsam anlatayım istiyorum. Kırlangıçlar uçsun mesela. Ya da kış mevsimi herkesin büyük şehirlere gittiği bir köyde, yaşlı bir amca ile oturup sohbet edeyim. Ya da her zaman ki gibi otobüse bineyim ve mola yerlerindeki en taze çayı anlatayım. Mevsim bu sefer yaz olsun. Şarkıdaki gibi adalarda eteklerin uçuştuğu türden bir yaz mevsimi. Böyle devam etsin. Bitmesin.

Millet Kıraathanesi Üzerine

Malum seçim sath-ı mailine girdik ve hararetli tartışmalardan birisi de “millet kıraathanesi”. Tartışmak iyidir. Bu bağlamda, bu yazı “kahvehane, kütüphane, kıraathane, kafe gibi şehir mekânlarına” ilgi duyan birisinin tartışmaya katkısı olarak okunabilir. Hemen yazının başında ifade etmek gerekirse son yıllarda hem ülkemizde hem de dünya da bu tür mekânlar üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı ve epey bir literatürün biriktiği de ifade edilmelidir. Genel olarak, popüler ve akademik diye ayrılan bu çalışmalarda üç yaklaşım vardır. Birincisi, şehir ve kültür tarihi çerçevesinde genelde nostaljik bakış ile yapılan güzellemeler iken ikinci yaklaşım mekânları tasvir etme çabasındadır. Son olarak, Habermas’ın kamusal alan ve kahvehane ile kurduğu ilişki ile beraber, sosyalleşme, kamusal alan, toplumsal cinsiyet gibi kavramların izini bu tür mekanlar üzerinden süren çalışmalar da son zamanlarda artmıştır.

Sosyal bilimlerdeki ‘mekâna dönüş’ ve özellikle gündelik hayatın mekânlarına dair ilginin artması ile beraber mekân kavramının anlamı da değişmiş, dönüşmüş ve hatta bana göre genişlemiştir. Buna göre mekân hem fiziksel hem de bireysel ve toplumsal unsurları içinde barındıran bir bütündür. Yani, “uzam, özne ve toplumsal yapının” birleşmesi de denilebilir.

Peki “millet kıraathanesi” şehrin  ya da bizim hikayemizin neresine düşer?

Siyasetçilerin ve medyadaki köşe sahiplerinin tartışmayı daha bir üst perdeden ve genelleyi bir şekilde yapmaları doğaldır. Oysa gündelik hayatta bunun anlamı nedir gibi sorular, bana göre, oldukça önemlidir. O yüzden bu ülkenin okur yazarı olarak bunu kendi hikayemden bağımsız düşünemiyorum.

  1. İl Halk Kütüphaneleri neden sevilmez?

Öyle ya da böyle kitaplarla arası iyi olan bir öğrenci olarak haliyle yolum okul kütüphanesi ve ilk halk kütüphanesine düşmüştür. Fakat buraları hiç sevemedim. İlk zamanlar sorunun benden kaynaklandığını düşünmüştüm ama zamanla bunun bir sorun olmadığını ve illa bir sorun ise çok sebepli olduğu kanaatine vardım. Şöyle ki; lise yıllarımda il halk kütüphanesine, üniversite yıllarımda üniversite kütüphanesine “su şişesi” ile girmek yasaktı. Kahve ve çay zaten sokulmazdı. O yüzden kütüphaneleri hiç bir zaman tercih edemedim. Yalnız hemen kütüphanenin dışında kantin var ise ve orada içecekler ucuz ise bir şekilde yolum kütüphaneye düşse de genelde tercih ettiğim yer çayın ucuz ve karışanın az olduğu çay ocakları idi. Çoğu kitabı, dergiyi ve gazeteyi buralarda okurdum. Bu tip yerler çokta konforlu değildir ama kütühanelerden daha rahat olduğu da kesindir. Bana göre Türkiye’de milletin doğrudan muhatap olduğu il halk kütüphaneleri “evet işte orada bir bina var, git ve oku” diye düşünülmüş, sert kuralları ve memur soğukluğu” olan mekânlardır. Elbette çalışanı ve fiziki ortamıyla tüm kütüphane ortamını bir anda harcamamak lazım ama bahsetmeye çalıştığım durum; bizde kütüphaneler diğer tüm resmi binalar gibi resmidir. Bazı kütüphanelerde bilgisayarımı şarj edecek priz bulamamamı zaten normal karşılarken “bilgisayara gireceksen kütüphanede ne işin var” diye bir söylemle karşılaşmış biri olarak bazı şeylerin çok yavaş değiştiğini de ifade etmek gerekir. Kısaca ben ve çevremde okuma yazmaya meraklı kişiler genelde kütüphanelerden uzak durmuştur. Bu bir vakıadır.

Misak-ı milli sınırları dışında da kütüphaneler görmem bu konuda fikrimi değiştirdi. Gerçekten değiştirdi. İçinde kitap olduğu için kütüphanelere zaten saygım vardı ama bu saygı sevgiye dönüştü. Londra’da bizdeki ilk halk kütüphanelerine benzer her ilçe belediyesinin kütüphaneleri benim de uğradığım yerlerdi bazen. Bu kütüphanelerin en önemli özelliği ilçenin merkezi caddesinde olduğu için ulaşımın kolay olmasıydı bana göre. Bunun haricinde binanın geniş ve ferah olması ise bir diğer özellikti. Yolda şarjım biterse bazen buralara uğrardım zira çoğu kütüphanenin girişinde sadece bir sürü prizlerin olduğu yerler vardı. Biraz içerde gazeteler ve dergiler. Köşede bilgisayarlar ve daha ilerde okuma salonları. Farklı farklı sandalyeler ve koltuklar. Buralar tipik halk kütüphaneleri idi ve içinde gerçekten her türlü insan var idi. Kütüphaneler belediyeye ait olduğu kurs gibi faaliyetlerin merkezi de buralar idi. Londra’daki üniversite kütüphaneleri ve British Library gibi kütüphaneler konumuz dışı olduğu için burda anlatmaya gerek yok.

Konu bence sadece kütüphane değil. Zira ben Londra’da da fazla kütüphaneye gitmezdim. Okuduğu kitabı çantasında taşıyan biri olarak İstanbul bizlere neler sunmaktadır ve bizler nerde okuruz sorusu daha önemlidir.

  1. Biz nerde okuyabiliriz

Ev şüphesiz okuma eylemi için en önemli yerdir. Lakin yeterli değildir. Özellikle büyük şehirlerde bazen bilerek ve isteyerek bazen de zaruretten vaktimizin çoğu dışarıda geçer. O halde dışarıda nerde okuyabiliriz. Ya da bir öğrenci nerde ders çalışır.

İlk akla gelen kütüphanelerdir ama çoğu zaman ulaşımı zordur. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı da tercih edilmeyebilir. Dolayısıyla alternatif yerler lazımdır. Bu açıdan bakınca ilk akla gelen yer kafelerdir. Peki kafeler okumak için uygun mudur?

Günümüzde dünyanın çoğu yerinde küresel kafe zincirlerini görmek mümkündür. Sevelim sevmeyelim ama bu tür mekanların tercih edilmesinin sebepleri üzerine durmak gerekir. Peki kafelerin hikayesi her yerde aynı mıdır ya da bir Avrupa şehrindeki kafe ile Türkiye’deki kafeler aynı mıdır?  Son yıllarda Türkiye’de de kafe sayısındaki ciddi artışı da göz önüne alırsak acaba bu kafeler kitap okumak için ya da ders çalışmak için uygun mudur?

Kesinlikle değildir. Birincisi bizde kafelerin çoğunda yüksek sesli müzik çalar ve masa düzeni ders çalışmak isteyenlere göre kurgulanmamıştır. Bu gürültüye rağmen kitaplarıyla kafeye gelen öğrenci grubu kafe işletmecisi tarafından pek sevilmemektedir. Yaşadığım iki tecrübeyi burda paylaşsam yeridir. Birincisi, Beşiktaş’ta. Ben otururken üç öğrenci kafeye geldiler ve defter kitaplarını açtılar. Biraz sonra garson geldi ve bir öğrencilerden biri çay istedi. Garson biraz sonra tekrar gelip hepiniz sipariş vermek zorundasınız, patron öyle diyor deyince çocuklar kalktılar ve gittiler. Kafeler öğrenciler için pahalıdır ve öğrenciler kafeye gittikleri zaman çok  fazla bir şey içmedikleri için işletmeci tarafından sevilmezler. İkinci örnek, Nevşehir’den. Her şehre üniversite açılması ile beraber şehirlerin yapısı da değişmiştir ve üniversite çevrelerinde yoğun bir şekilde kafeler açılmıştır. Bu kafelerin çoğu gürültülüdür ve hiçbirinde ders çalışan ya da kitap okuyan kimseyi göremezsiniz. Bir kafe nispeten daha a gürültüsüz olduğu için sınav zamanlarında öğrencilerin tercih ettiği bir yerdir. Bu sene ise öğrencilerin az olduğunu görünce, kafe çalışanlarından birine durumu sorduğumda şöyle cevap vermiş “Sorma hocam, zor da olsa kestik ayaklarını burdan. Geliyorlar sabah akşama kadar bir çay içip gidiyorlar”. İşletme sahibi şüphesiz kendine göre haklıdır ama kafelerde ders çalışmak isteyen öğrenciye yer olmadığı da bir vakıadır.

Oysa “üçüncü mekân” kavramı ile de ifade edilen kafeler, Avrupa ülkelerinde bambaşbadır. Küresel kafe diye küçümsediğimiz kafelere sabah gir ve gün boyu sadece bir kahve iç sorun değildir. Sınırsız internet vardır. Kimse gelip bir şey içiyor musun diye sormaz. Müzik yoktur. Kendin istersen kulaklığını takar dinlersin. Çoğu burayı ofis olarak kullanır. Bizde de elbette bu tür kafeler vardır ancak Türkiye’de kafelerin çoğu kitap okumak ve ders çalışmak için uygun değildir. Zaten o tür yerlerde istenmezler de. Kendi şahsım adıma; İstanbul’da börekçiler ve çay ocakları hala kitap okumak için en uygun yerlerdir. Hem bayat çay içip kazık yemiyorsun hem de kafan şişmiyor. Ama buralar “geçici çözüm”lerdir.

Bu açıdan bakınca “millet kıraathaneleri” ciddiye alınması gereken bir projedir. Okuma mekanlarına dair alternatiflerin artması her zaman faydalıdır. Peki buralar nasıl olmalıdır. Açıkçası İSAM örneği önümüzde duran en güzel örnekdir ve bize ziyadesiyle fikir vermektedir. 

  1. İSAM Kütüphanesini neden seviyoruz

Nedeni çok basit; beton denizi İstanbul’un içinde bir vaha olduğu için. Kütüphanenin etrafının ağaçlarla çevrili olması zaten başlıbaşına bir rüya gibi.  Kütüphanenin içi ferah. Okumaya ve yazmaya uygun. Yazın serin kışın sıcak. Ama en önemlisi, arada mola verdiğin zaman kütüphanenin hemen yanındaki çay ocağının varlığı. Çayın 10 kuruş olmasıdır. Daha bitmedi; öğle yemeğinin ucuz olmasıdır. Bir öğrenci İSAM’a gittiği zaman hem şehrin keşmekeşinden hem de pahalılığından uzak olduğu için çalışmasına daha rahat yoğunlaşabiliyor. İSAM konforludur. Belki basit gibi görülebilir ama köşede duran su sebili bile insanın içine ferahlık verir.

Netice olarak, özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin ve okur yazar tayfanın en çok ihtiyaç duyguğu şeylerden birisi de oturacakları “mekân”dır. Binaların tasarımı, çevre ile uyumu, içindeki sosyal imkanlar teknik konulardır ve halledilir ama böylesi yerlerin çok büyük bir ihtiyaç olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok: Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne girmek için sıra bekleyen öğrencilere şöyle bir bakmak yeter. Olmadı; yanlarına gidip neden başka yerleri ya da kütüphaneleri değil de burayı tercih ediyorsunuz diye sormak yeterlidir.