Bir Arazi Çalışması Ardından

Ahmet Haşim, “geçici şair” der seyyahlar için ve gezi yazıları ile şiiri akraba sayar. Şüphesiz bu yazı bir gezi yazısı değil. Bir de şu var; gezilen yerleri ayrıntılı bir şekilde yazmak ya da o an kaleme almak sanki gereksiz fazlalık gibi geliyor bana. Gürültülü bir kalabalığın içinde konuşmak nasıl mümkün değilse her yerin turistik olduğu günümüzde yerler hakkında bilgi vermek beyhude bir yük.

Bir arazi çalışmamız oldu. Güzel ve eğlenceli idi. Bursa Cumalıkızık’tan başlayıp Denizli Pamukkale’de biten dört günlük bir gezi. Bir sürü yere uğradık ama onlardan bahsedecek değilim. Arazi çalışmasında öne çıkan mekan pratiklerinden bahsedeceğim; Rehberlik, öğretme, eğlenc gibi pratikler bir arazi çalışmasında birbirine girmiş şekildedir ve her an biri öne çıksa da hepsi yanyana ilerler. Ancak ben iki duruma dikkat çekeceğim;

1- Öğretme ve öğrenme arasında bir yerlerde, öylece, etrafı gezinirken, nedense öğrencilere bir şey anlatınca işin büyüsü kaçıyormuş gibi geliyor bana. Oysa bir yerde oturup, etrafı içinde hissetmeyi seven biri olarak kalabalık bir grup ile gezmek bana göre değil. İşin içine görülen yerleri anlatmak girince, bir anda çevre nesneleşiyor ve bir mesafe giriyor araya. Zaten çoğu yerin turistik olması, gezilen yerleri ziyadesiyle tüketilen bir eşya haline getiriyorken, buna ilave olarak, öğretme kaygısı ilk kez görülen yer ile bağ kurmayı zorlaştırıyor. Bütün bunlara rağmen, birkaç öğrenciyle Hierapolis Antik Şehri’ndeki amfitiyatro’ya çıktığımızda, bir köşede oturup, mekanı, o an esen rüzgar eşliğinde hissetmek diye bir şey var. Çok kısa da olsa, zaman o an durdu gibi. İşin güzel tarafı, öğrenciler de o an benzer durumdaydı. Bir büyülenme hali. Grubun çoğu aşağıda kaldığı için sayıca azdık. Gezi boyunca sürekli fotoğraf çekilirken o an orda,kısacık bir an da olsa kimsenin aklına fotoğraf çekmek gelmedi. Eğer gezilen yer ile hemhal olmak diye bir şey varsa, benim için bu durum amfitiyatroda oldu. Her şeye rağmen kalabalıklar içinde bile bir an zaman ve mekan ötesine akabiliyor insan.

2. Her bakan görmez derler ya hani, bir de yeni bir olgu olarak, görünmek diye bir şey var. Bu iyi mi kötü mü bilmem ama eskinin iç ve dış ayrımı açıklamıyor hiç bir şeyi. Görünme kaygısı yüzeysel deyip hüküm verebiliriz ama o kadar basit değil. Kendi adıma konuşursam, gezdiğim çoğu yere dair fotoğrafım yok. Ve sanırım kimsenin bilmemesi fikri, hala, hoşuma gidiyor. Çünkü özel olanın özelde kalması her şeye rağmen güzel. Arazi çalışması dönüşünde çoğu öğrencinin, “ne kadar da çok eğlenmişsiniz” ifadesi, benzer durumlarda duyulan bir şey. Eskiden farklı olarak, eylemler anlık paylaşılıyor. Hikayeler anlık akıyor ve onlar eş zamanlı olarak görünüyor. Yanımızda olmayanlar da yanımızda. Bir anlıkta olsa görüyor ve görünüyoruz. Yanyanayız. Gerçekten öyle mi acaba. Gezi sadece bu kadar mı? Malum, görsellik ve anlık olan çağın revaçta olan şeyleri. Yine de sel gider kum kalır misali, bütün bu bolca görsellikten ve anlık paylaşımlardan geriye bir şeyler kalsın ister insan. O yüzden, bir gezinin sonunda, söz uçar yazı kalır lafını uyarlayıp görüntü uçar ve geriye yine de yazı kalır diyebiliriz. Kısaca, bence her yeri görüntünün sarması bizi yanıltmasın, insan yine “metin” arıyor. İyi bir metin. Misal, amfitiyatroda yaşadığım anı, kısacık anı, anlatmaya kelimeler kifayetsizken, o an çekilen bir selfie ne anlatabilir ki!..Kim bilir ikisi de sonsuz hallerimizin farklı ve içiçe geçmiş yansımalarıdır.

Kanola Bahçeleri

Bafra’ya gitmiş bir arkadaşın Instagram’da fotoğrafını görünce yazma isteği oldu. Sapsarı kanola bahçesinin içinden çekilmiş fotoğraf o kadar güzeldi ki açıkçası birkaç gün önce Trakya gezimde aynı güzel manzara beni de büyülemişti.

Görkemli bir görsel şölen, Nisan ayında ruh okşar. Kanola ismini Kanada’da yetiştiği yerden almış. Balkan göçmenleri getirmiş ülkemize ilk. Yağ bitkisi ve dizelde de kullanılıyor. Ülkemizde en çok Adana’da yetişiyor. Daha fazla bilgiden zarar gelmez: “Mehmet Tıraş, Türkiye’de Konala Tarımı”.

Şaka Yapana Sorulacak Bir Soru; “Sen Şaka mısın?”

Kamera şakaları gerçekten ilginç bir şey ve çok şey söyler bizlere. Şaka eskiden de vardı ama kamera işin içine girince fark ne oluyor ki acaba. Şaka yapılan kişi olayın farkında değil, hiç bir bilgisi yok olan bitenden. Şaka yapan ise bir kurguyu oynuyor. Ne kadar gerçek gibi görünürse o kadar iyi olur şaka. Bu yanıyla bir oyun ve eğlence. Ancak ne olursa olsun, şaka bir yanıyla dengesiz bir ilişki. Şaka yapılan kişinin duygu ve düşüncelerinin yok sayıldığı ve hatta manipüle edildiği bir durum. Özel alanın manipüle edilmesi ve oyun arasında ince çizgi aşılırsa dengesizliğin ilk sonucu; eşek şakası. Şaka hayatımızda var. Kamera şakası ise yine hayatımızda. Debord’un Gösteri Toplumu çoğu şeyi açıklıyor gibi. İşin temaşa boyutu var şüphesiz. Zira televizyonlarda izlerdim. Dönem dönem müstakil programlar izlerdim. Şimdi ise yeni bir olgu var; YouTube’u kullanıp şaka yapanlar. Şakacı youtuberlar yani. Bir tanesi ilgimi çekti. The Post isimli bir kanal. Epey bir takipçisi var. Şakalar aslında güzel. Şakayı yapan Emirhan adında kişi ise kibar ve ölçülü. Can sıkıntısından mıdır nedir izlerken bir şaka beni ziyadesiyle etkiledi. Kısaca şöyle gelişti şaka:

Şakacı bir kafede yalnız başına oturan kızın yanına geliyor. Bu esnada telefonla konuşuyorken kız da bir şeyler yiyor. Delikanlı telefonda adres anlatıyor birine. Kıza, telefondaki kişiye metroya nasıl gideceğini tarif etmesini rica ediyor kızdan. Kız tereddüt ediyor, bu esnada telefondaki kişinin delikanlının babası olduğunu öğreniyoruz. Hala babasına adres tarih için uğraşırken telefonu kıza uzatıyor. Kız bu sefer telefonu alıyor ve konuşmaya başlıyor ama telefondan ses gelmeyince, kapandı diye delikanlıya geri veriyor telefonu. Tekrar arıyor delikanlı ve yine veriyor kıza. Ses yine gelmeyince kız yine kapandı diye telefonu veriyor. Tabi kız şaşkın. Telefonu geri alan delikanlı, işte tam o an güzel oynar ve kıza, “Babam gelmeyecek, yok babam” der ve ” babam terketti, gelmedi, ben hep buraya gelirim” deyince kız üzülür ve üzüntü yoğunlaşır. Delikanlı öyle hisli oynar ki kalkışı bile hüzün vericidir. Kız mahvolmuştur artık. Gözleri nemlenir. Karşısında, kendisini terketmiş bir babayı aramak için sık sık aynı yere giden, bunu yaparken durumununda farkında olan üzgün bir delikanlı vardır. Kız gerçekten üzülmüştür.

Delikanlı sonra geri gelir ve kıza şaka yaptığını söyler. Kız şaşkındır. Şaka kelimesini duyar duymaz ilk söylediği söz; “Yani, babanız var değil mi”dir. Şaşkınlık, üzüntü ve sevinç içiçedir.

Açıkçası şakacı da kızın çok üzülmesine üzülmüştür. Yani şaka az da olsa eşek şakası halini almıştır.

Açıkçası ben çok etkilendim. Kızın vicdanı ve göz yaşları etkiledi beni. Bir diğer husus ise, bütün bunların yalan olması. Yani şakacı bir nevi birinin en mahrem halini tarumar ediyor. Manipüle ediyor. Hayat şaka gibidir derken acaba hep biz bu yalana mı gönderme yapıyoruz diye son cümlemi söyleyeyim.

Watergarden

Foto-1: Watergarden İstanbul,

Paradoks olacak belki ama Bauman’ın “Akışkan Modernite”sindeki Mekan bölümünü okuyordum. Bir AVM’de. Sait ile Kadıköy’e gitmeye karar vermiştik ama yolda kararımızı değiştirdik. Yakınlarda bir yerlerde olan bir arkadaşa bir şey vermemiz gerekiyordu. O yüzden yol üzerinde, Ataşehir’de, Bulvar 216’daki Starbucks’a gittik. Çokta beğendiğim söylenmez. Sigara ve kahve güzeldi ama hava soğuktu. Sait emaneti teslim etmek için arkadaşın yanına gidince bende, o gelinceye kadar kitaba daldım. Alışveriş merkezleri ile ilgili bir şey okunacaksa yerinde okunmalı diye ironi yapmak içimi ısıtır mı bilmem ama Bauman’ın güzel şeyler söylediği kesin. Yabancı ya da öteki olana karşı iki tür muamele olduğunu söyler Bauman, aynen vücudumuzun yabancı bir şeyle olan durumunda olduğu gibi. Ya kusarız onu ya da absorbe ederiz. Eskinin kamusal alanı yabancı kişilerin bir araya gelip iletişim kurmasını ifade ederken günümüzde kamusal alan o özelliğini kaybetmiştir. Habermas’a göre özel alan kamusalı çoktan ele geçirmiştir. Bauman’a göre ise özel alanın kamusalı işgalinden ziyade mahiyet değişimi söz konusu. Mesele bu değil gerçi ama tüketim mekanlarında neden boy gösteriyoruz sorusu önemli. İnsanı tüketim tapınağının edilgen bir varlığı görmek açıklamıyor çoğu şeyi. Bauman niye tüketim mekanlarına gittiğimizi en iyi analiz eden düşünürlerden biri. Bunun üzerine düşünüyorum uzun süredir. Daha doğrusu okumalar yapıyorum. Sait dönünce biraz daha oturduk.

Sonra yola çıktık ve eve dönerken başka bir AVM’ye gittik: Watergarden İstanbul. Yeni açılmış. En azından ben ilk kez geliyorum. Görmek için girdik ama bir şeyler yedik ve içtik. Burası hakkında bir şeyler söylesem iyi olur.

İlk olarak Ataşehir deyince aklıma elit bir yer geliyor. Elitlik tartışılması gereken bir şey. Kime ve neye göre elit. Burda kastettiğim bu bölgenin İstanbullulara göre algısı. Finans merkezi olması planlanan bu bölge, bana göre, Türk usulü gecekondulaşmanın gökdelen versiyonu. Her yere plansız programsız yüksek binalar koyulmuş gibi. Zorlama bir kelime uydurursam “gökdelenkondu” bunlar. Son on yılda hızlıca artan bir olgu. Ama yaşam tarzı olarak Ataşehir, Anadolu Yakası’nın Nişantaşıdır diye yeni oluşan bir söylem var.

Foto 2- Watergarden İstanbul

İşte böyle yeni oluşan bir yerde devasa AVM’lerin olması da normal. Zira İstanbul’da boş bir yer ya AVM olur ya da AVM olur. Şimdi gezdiğimiz Watergarden Halk Bankası’na ait gökdelenin yanında. Merkezinde bir havuz var. Havuzda belli saatlerde ışıklı müzikli gösteriler var. Havuzun kenarına bir platform kurmuşlar ve Havuzbaşı Konserleri oluyormuş o sahnede. İlana göre 23 Nisan’da Demet Akalın konser verecekmiş.

Foto-3: Reklam Panosu

Havuzun etrafında iki-üç katlı binalar yükseliyor. Kafeler, restoranlar vs. Nostalji Sokağı adı altında bir sokakta eski bir Osmanlı Sokağı havası verilmeye çalışılmış bir koridor postmodern mimarinin minik bir örneği.

Yemek için KFC’ye gittik. Avrupa ülkelerinde KFC genelde dar gelirlilerin gittiği bir yer. O yüzden herhangi bir caddede görmek mümkün. Aynen bizde bir köşede ekmek arası satan bir dönerci gibi. Oysa bizde KFC nispeten pahalı. Ya da AVM’deki bir yer bizde otomatikmen görece seçkin olabiliyor. Daha doğrusu simgesel bir anlamı var bunun.

Foto-4: Tepsi üstü kağıdı

Şimdi bir yerde oturdum ve çay içiyorum. Havuzda ışıklı gösteri başladı. Arada ateşler de püskürüyor. Kaderin garip cilvesi ki Orhan Gencabay’ın “Yazıklar Olsun” adlı şarkısının remixi çalıyor. Aklım iki şeye gidiyor. 1-) Bir zamanlar seçkin denilen yerlerde Orhan Gencebay dinlenmezdi. TRT’de de yasaktı. Bu tür müzikler varoşların müziği idi. 2-) Otantik olan nedir, ne değildir. Bilinen bir olgu, kapitalizm ya da daha doğru ifadeyle küresel kapitalizm içine alıp absorbe etmeyi seviyor. Misal tavuklu pilav Türk insanının damak zevkine uygundur. Yemek yerken KFC’nin tepsi üstüne koyulan kağıt dikkatimi çekti. Yerel olanın bir şekilde uyarlanması. Ya da küresel olanı yerele satma mantığı. Coca Cola’nın ramazan reklamları gibi.

AVM’den çıkarken lüks restoranlar dikkatimi çekti. Az önce KFC üzerinden yaptığım analizin eksik olduğu aşikar. Bir AVM içindede yekpare bir tüketim biçimi ve müşteri yok. Burada gezinenler içinde de farklı gelir grubuna hitap eden yerler var. Yani bir yerde gezinirken aynı ruh hali söz konusu gibi ama yine de kim neyi tüketiyor fark yaratan bir durum. Yinede AVM dışındaki farka göre daha az görünür bir fark. AVM’ler anlık çoşku ve eşitlik hissi verdiği için heyecan verici ama yine de uçucu bir durum. Bu konuda ne okursam okuyayım, mutasavvıfların pazardan uzak durun tavsiyesi aklıma gelir. İyi ki gelir…

Eski Edirne Yolu

Eski Edirne Asfaltı

Kim bilir kaç kez kullandım bu yolu. Üstelik İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda (1999), o zamanlar Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı, şimdilerde ise Arnavutköy ilçesi’nin bir mahallesi olan Bolluca’da ilk öğretmenlik yaptığım günler…”Semantik yoğunluk” denilen şey en çok yer isimlerinde geçerli sanırım. Yalnız şöyle bir şey de var: Ben Vezneciler-Arnavutköy otobüslerine bindiğim zaman o güzergah herhangi bir yoldu benim için. Elbette, Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Arnavutköy hattının tarihi Edirne Asfaltı denilen güzergah olduğunu biliyordum bilmesine ama o an o yolda yolculuk yapmak yaşanan zamana ait bir şeydi. Yani bir yere yetişmek, otobüste ayakta gitmek, sıcak ya da soğuk, trafik sıkışıklığı gibi o an yaşanan şeyler yolun geçmişini anlamsız kılar. Daha doğrusu yolculuk esnasında o yol Sultançiftliği yolu, Arnavutköy yolu olur.

Şimdi ise, Sait ile Nurullah’ı ziyaret için Kırklareli’ne gideceğiz ya, niyetlendik, eski yoldan giderken bir kaç köye uğramaya. Şimdiki güzergahın aksine buranın yolları daha eskidir ama karşımıza güzel şeyler çıkacağını umuyorum. Yolculuğun adını da Eski Edirne Asfaltı Yolculuğu koydum. Dedim ya bu yolu çok kullandım ama şimdilerde yaptığım yolculuklara isim veresim geliyor. Acaba semantik yoğunluk gibi, tarihi yoğunlukta var mıdır mekana dair. Şüphesiz vardır. Yıllarca, her mevsimde, kadınlı erkekli, genç yaşlı, her yaştan ve farklı yerlerden insanların geçtiği bir yolun üstüne tarihi ve toplumsal anlamlar sinmiştir, birikmiştir ve sanki orda öylece duruyor gibidir. Müthiş bir anlam ama sessiz ve ıssız. Ne zaman ki bir duygu, bir bakış, bir hatıra dokunur, işte o an cisimleşir ya da açığa çıkar o yoğunluk. Kısaca Eski Edirne Asfaltı denen yer, yarın sabah erkenden yola çıkıldığı zaman yolculuğun nesnesidir. Yani keşfedilmesi gereken meçhul bir muamma. Bence çağımızın “terra incognita“sı işte bir yere ait ismin üstünde biriken tarihsel-toplumsal-bireysel anlam yoğunluklarıdır. Günümüz gezginlerini cezbeden şey, sanırım, iç dünyamıza bu yoğunluktan bir şeyler taşımak. Artık hissetmek yetmiyor, artık görmekte yetmiyor. Şimdilerde, bir yeri görmeye ve hissetmeye ilaveten o yeri kendi içimize taşımak istiyoruz. Kendi bireyselliğimize taşlar, ağaçlar, yerler, mekanlar taşıyoruz. Bu heyecan verici bir şey. Ama bir yanıyla da uçucu ve izolasyona mahkum bir durum. Kendini ve kendinden olanı doğaya ve şehre ve insana yönelten insan ile doğayı ve şehri ve insanı kendine taşıyan insan arasındaki fark…Neyse, yarın erken kalkmak bu kadar laf ebeliğine göre daha gerçek bir durum.Yola Çıkış

Sabah, hafif çiselerken, Ümraniye’den , ironi yaparsak, içimizdeki Avrupalı yaşam tarzına seslenmek için, biraz da gerçek katarsak sabah vakti kahveyi sevdiğimizden yol kenarındaki bir kafeden paket kahve alıp yola çıktık.

Hasdal’a vardığımızda, Sait yolu gösterip sana ilginç bir bilgi vereceğim dedi: “Şu gördüğün yol, Hasdal-Kemerburgaz arası Türkiye’nin tek beton yolu. Türkiye Betoncular .. deneme amaçlı burayı yapmış”. Her yer beton, burası eksik kalmasın diye sosyal mesajımızı da verip bir ihtimal açacak havanın neşesi ile şarkılara bıraktık kendimizi.

Yeni İstanbul Havalimanının yanından geçtikten sonra yol kenarındaki rüzgar gülleri açan hava eşliğinde, şüphesiz, başka güzeldi. Dönen pervaneler, akan yol ve göğün en berrak hali eşliğinde sağda, Durusu barajı manzarası ana yoldan ayrılın artık dedi ve biz de köy yoluna sapıverdik.

Bir metafor olarak göl, hayata dair çok ipucu verir ama bahar günü, bembeyaz bulutlar ve etrafta sarı çiçekler içinde göl kelime olmaktan çıkar ve öylesine gerçek karşıda durur.

Sarı çiçeklerin adının ne olduğuna dair spekülasyon yaptık ama bir bilmediğimiz bir çiçek.

Karaburun Limanı’nın yanında bir kahve vardı. Kahvenin karşısında tekne macunlayan adamın yanında muhabbet edenlere doğru gittik ve dahil olduk sohbete. Bafralı, lakabı Baboş olan bir adam, konuşuyordu. Selam verdik. Gençlerden biri, “Misneli ağ ne zaman serbest olacak” diye sorunca anlamıştım, sorunun kendisi ağa takılıp takılmadığımızı ölçen bir soruydu ve “Anlarız balıktan ama bizim orda öyle bir şey yok” dedim. “Siz nerelisiniz” diye sorunca, “Karadenizliyiz biz” dedik. Siz aslen nerelisiniz diye soracakken, karşıda B Plakalı “Dadaş Kardeşler” yazılı tekneyi göstererek, “Senin mi” diye sorduğumda, “Ta Erzurum’dan gelmiş balıkçılık yapıyor işte” serzenişine, “Ben doğma büyüme buralıyım” gururunu ekledi. Mevzu yerli ve yabancı ayrımına geldiğinden olsa gerek, Baboş “Her yan Suriyeli” diye söze başlayıp araya bol küfür ve kendi hayatından örnekler serpiştirip Suriyeli meselesini kendince ele aldı. Epey konuştu, sonra ben bu misnalı ağ nedir diye sordum. Oltada misna var ya onun ağda olanı da var onun açıklamasını yapan genç adam, şu soruyu ortaya attı: Misnalı ağ ile avlanmak yasak ama satışı niye serbest ki”. Silahta öyle bir şey diye örnek verdi Sait ama adam ikna olmadı. Limanın bir kaç fotoğrafını çekelim derken genç adam “Yazın dolu olur buralar, bu mevsimde siz niye geldiniz ki” diye sorunca Bolluca yıllarında bir türlü gelemedik buraya, akşamcılar çok gelirdi buraya diye söyleyince adam “zaten burata ya rakı ya karı için gelir millet” dedi ve bastı kahkahayı. Dedik biz gezmeye geldik ve kahvaltımızı yapıp gideceğiz.

Limanın hemen karşısında Dostlar Kamping alanında şirin bir lokanta var, oraya gittik. Sahibi Kırım göçmeni. Sait Kırım’ ı bildiği için epey sohbet etti. Kahvaltımızı yapıp tam ayrılırken lokanta sahibi Sami Abi ile hatıra fotoğrafı çekilip vedalışırken öğleden sonra gelseydiniz, menüde Tatar Böreği vardı dedi. Keşke dedik. YouTube’da videosunun olduğunu, TRT’nin çektiğini söylerken benim aklım çoktan börekte kalmıştı.

Yolumuzun üzerinde “Alaiye Şehitliği” tabelası, birazdan tali bir yola girmemize sebep oldu. Navigasyon bizi toprak bir yola yönlendirse Dağyenice Köyü’nde şehitliğe vardığınızda hayal kırıklığına uğradık. Tüm şehitliğin etrafı çevrildiği için giriş yoktu. Anlaşılan düzenleme çalışması vardı. Tam talihsizliğimize yanarken aralanan sac kapıdan üç kişi baktı. Sanırım arabanın sesini duyduklarından olsa gerek. Ricamız üzre şehitliği gezmemize izin verdiler. İyi de oldu. Yeni şehitlik projesinde görevli iki işçi ve bir bekçi ile muhabbet güzeldi ama onları da işlerinden alıkoymamak için vedalaştık. Ne hikmetse herkes teknoloji bir şekilde hayata soktuğu için bekçi tam çıkarken bizlere şehitlik projesinin videosunu izletti.

Şehitlikten çıkıp yola koyulunca yaklaşık yarım saat sonra yol kenarındaki mandalar ve keçiler ve ona eşlik eden üç köpek görülmeye değerdi. Bir keçi mandanın üstüne tünemişti. Gayet hoş ve eğlenceli bu manzara bizi neşelendirdi.

Çoban biraz ilerdeydi. Arabadan inip biraz muhabbet edelim diye düşündük. İyi ki öyle yapmışız. Çobanın adı Ömer’di. Pakistanlı. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş. Çat pat Türkçe iletişim kurabiliyorduk. Fotoğraf ricamızı kırmaması bizi mutlu etti.

Kıyıköy…Güzel bir yer. Sezon henüz açılmamış. Irmak kenarında çay bahçesinde çayımızı içerken fotoğraf çekilmek için buraya gelmiş gelin damatlar gördüm. Bir çift kayığa bindi. Onlar taş köprünün yanına vardıklarında bir adam dikkatimi çekti. Elinde darbuka ziyaretçilere ücret karşılığı bir şeyler çalmak istiyordu. Biraz ilerde, kayıkların yanına gittim. Bir adam ile sohbete başladım. Konyalıymış ve altı senedir Kıyıköydeymiş. Daha sonra gelirsek çadır için sakin ve güzel yerler gösterebileceğini söyleyince telefon numarasını aldım. Kıyıköy’de kamp kurmak içime çoktan yerleşmişti zaten. Kim bilir ne zaman diyerek denize doğru yürüdük.

Deniz dalgalıydı. Ve kumsal denizin kustuğu yosun, çalı, çırpı ile doluydu. Sağda kayalıklar, görece geniş kumul bana Monte Cristo Kontu adlı filmi hatırlattı niyeyse. Her ne olursa olsun deniz bir yolculukta en zirve yerdir ve hele bir de akşam denizin üstüne çöküyorsa orda, o an susmak lazım. Biz de öyle yaptık. Uzun süre denizi seyrettikten sonra yola çıktık ve hiç ara vermeden Kırklareli’ye kadar kim bilir hangi konu ve hangi şarkı eşliğinde yolculuğu tamamladık.

Körlük Üzerine Notlar

“Ne zaman uyansam kör oluyorum”


“Körlük Üzerine Notlar” adlı filmi, “Cultural Geographies”in son sayısında Keating’in (2019) makalesinde gördüğüm zaman epey heyecanlandım. Yazı çok iyiydi ama aklım elbette filmde kaldığı için sonrasında filmi hemen izledim ve iyi ki öyle yapmışım. Kısaca filmin hikayesini anlatacak olursam:

İngiltere’de bir üniversitede ilahiyatçı olan John Hull, 1983 yılında kör olur ve daha sonra körlük ile ilgili kaset çalara ses kaydı alır. Günlük tutar. Daha sonra ise, bu ses kaydını esas alan bir film çıkar ortaya (2016 yılı). Bu arada hemen ilave etmeliyim ki, Hulls’un “Kayaya Dokunmak (Touching the Rock) adlı bir kitabı da var. Sanırım en kısa sürede okurum bu kitabı.

Film etkileyeci ama beni en çok etkileyen Hull’un yağmur yağışı üzerine düşünceleri oldu: (Videosu)

Bu öğlen evin ön kapısına çıktığımda yağmur yağıyordu. Orada birkaç dakika durunca güzelliğin içinde kayboluverdim. Yağmur etrafınızdaki şeyleri açığa çıkarıyor. Etrafı sarmalayan…farklı ve özel seslerden oluşan…bir örtü oluşuyor sanki. İçeride de yağan yağmura eş değer bir şeyler olsa keşke. O zaman tüm oda bir şekle girip boyut kazanır. Her şeyden mahrum kalıp tek başınıza olacağınıza bir şeyle derinden meşgul oluyorsunuz. Karşınızda bir dünya var. Bir dünyaya bağlısınız. Ayaklarınızın altında bir dünya var. Böyle bir deneyim başkalarına neden güzel gelsin ki? Bir şeyleri idrak etmek güzeldir. Bilmek güzeldir.

Yolda Olma Hali

Garip, insanoğlu değişebiliyor. Eskiden bir yerden bir yere gitmek zor geliyorken şimdi hareket etmek, bir yere gitmek bizzat fikir olarak bile hoşuma gidiyor. Şüphesiz bir yerde kalmanın, alışkanlıkların, rutinlerin pratik anlamı vardır. Gündelik hayat bunun üzerinden yürür. Hatta miskinlik ve bir yerde kalıp hiç çıkmamak anlamlı bir durum. O eskiden dediğim dönemde uzaklaşmak fikri beni yorardı. İsterdim ki hep aynı köşesinde konaklayayım dünyanın. Bu öyle ki seyehat ettiğim zamanlarda sıradan olana da yansırdı. Misal bir yere gittiğimde diş fırçasını evde unutmuş isem sanki dünyanın başka yerinde diş fırçası yokmuş gibi gittiğim yerden yenisini satın almak aklıma gelmezdi. Gelse de, saçma bir şekilde, bu mümkün değil diye düşünürdüm. Bunun gibi bir sürü örnek
Nasıl ve ne zaman oldu bilmiyorum ama şimdilerde bütün dünyam “çantam”dan ibaretmiş gibi gelir bana. O an, aniden bir yere gitmek gerekse bile yola çıkarım ve sanki dünyamı yolda kuruyormuş gibi olurum. Evet gerçekten dünyamı yeniden kurarım yolculuk esnasında. Otobüsün camından görüntüler, imgeler, hayaller, beklentiler vb akar gider ve sonra onlar, nasıl olur bilmem, bir bütün olup içime, iç dünyama geri döner. Bence yolculuk insanın iç dünyasının dışımızdaki büyük dünyaya galebe çaldığı nadir anlardan birisidir.

Yine eskiden dışardaki görüntüler bazen ürkütürdü beni. Özellikle gece vakitlerinde bir sürü ışığı yanık ev gördüğümde “şimdi” derdim ve devam ederdim düşünmeye:” milyonlarca farklı dünyalar ne kadar da merak uyandırıcı”. Bilmek isterdim istemesine ama garip bir şekilde bu farklılık beni ürkütürdü. Şimdi ise sanki her evde aynı şeyler yaşanıyormuş gibi gelir bana.

Fakat yine de somut olan bizi tutar. O yüzden olsa gerek havaalanları, otobüs terminalleri, tren garları, benzinlik istasyonları, dinlenme tesisleri, otobüs durakları, metro vb yerler yolda olma halimize bir başka boyut katar. Gelip geçilen, “yer yok (non places)” olarak kabul edilen bu tip yerler, genelde, anlam yüklemediğimiz ve hatta anlamsız yerler olarak kabul edilir. Bir açıdan gerçekten böyledir ama bence o kadar da değil. Çünkü biz öyle ya da böyle anlam arayan, anlam inşa eden varlıklarız. Şu an AŞTİ’de otobüsün hareket saatini bekleyen biri olarak diyebilirim ki “şu AŞTİ’nin dili olsa da konuşsa”.

Ankara’da Güzel Bir Yer: Liman Kitap Kafe

Üzerine çalıştığım kitap için Ankara’dayım. Dün yapacağım mülakat için gelmiştim buraya. Bugün de burdayım. Görüşme yapacağım kişilerin ikisi de buluşma mekanı olarak Çukurambar’da bir kafeyi söyledi. Bir sene önce açılmış bu kafe. Giriş teras sağı restoran gibi ve giriş sol taraf sigara içenler için açık alan. İçeride ise girişte genelde ders çalışanlar, bir şey okuyanlar için güzel masalar ve sandalyeler; koltuklar ve sehpalar. İki katlı kitap reyonlarını gezmek ayrıca güzel.

Görüşme başlamadan önce geldik ki bir şeyler yiyelim diye. Garson ile göz göze gelip onu sipariş için yine bakışla çağırdık. Garson bize masadaki tuzluk ve peçete üstündeki yazıyı göstererek çağırmak için farklı sistem olduğunu anlattı. İki farklı renkte karton, biri görünür olunca “beni rahatsız etmeyin”, diğer renk göründüğünde “sipariş için gelin” demekmiş. Şaşırdık tabi haliyle. Garsonun “burda sistem farklı, önce raconu öğren” der gibi bakışı altında siparişimizi verdik. Çorba geldi ama su gelmedi. Hemen bu sipariş verme oyununu oynamak istedik ve turuncu renkli kartonu görünür yaptık. Gelen giden yok. Dedik bu sistem fos. El işareti ile garsonu çağırdıktan sonra, “az önce bizi fırçaladın sistemi bilmiyoruz diye ama gelen giden yok” dedim demesine ama garson “mavi renk olması lazım” dedi. Garson ayrılınca Sait ile bastık kahkahayı. Sonra kartonda yazan metne baktık, metin anlaşılır değildi, o kanaate vardık. Ya da ne bileyim bu uygulama garip geldi bizi.

Saat 13.00’da kararlaştırdığımız gibi mülakat başladı, güzel bir görüşmeden sonra bir de kitapçıyı gezelim deyip başladık kitaplara bakınmaya.

KANSER VE DAĞILIŞI

Kanser, vücut hücrelerinin kontrolsüz bir şekilde üremeleri ile meydana gelen bir hastalıktır. Hücreler henüz tam bilinmeyen bir nedenle, kontrolsüz olarak bölünmeye başlarlar. Bu yüzden bedende hızlı hücre çoğalmasından oluşan kötü urlar oluşur ve bunlara kanser denir.

Kanser oluştuğu dokuya bağlı olarak yüzden fazla çeşidi olan bir hastalık grubudur. Kanserler tümörlerin ilk olarak başladıkları organa bağlı olarak sınıflandırılırlar. Örneğin ilk olarak akciğerde oluşan kansere Akciğer kanseri denir.

Kanser hücreleri civarlarındaki dokulara ulaşarak, kan ve lenf sistemi yoluyla vücudun diğer taraflarına yayılırlar. Buna metastaz denir. Metastaz yapan kanserlerin tedavisi genel olarak daha zordur.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre dünyada her yıl yaklaşık 10 milyondan fazla kanserli insan teşhis edilmektedir. 2020′ de her yıl 16 milyon yeni vaka görüleceği tahmin edilmektedir. Kanser her yıl 6.2 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olur ki bu miktar dünyadaki bütün ölümler içinde % 12.5′ lik bir oran oluşturmaktadır. Ayrıca günümüzde dünyada 22 milyon kanser hastası bulunmaktadır.

Tütün, asbestos, aflotoksin, ve ultraviyole ışınları kansere sebebiyet veren en önemli kanserojen maddeler iken ayrıca kanserlerin %20’si kronik enfeksiyonlardan kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi karaciğer kanserine neden olan Hepatit B ve C virisü, rahim ve ano-jenital kansere neden olan human papilloma virüsü ve mide kanserine neden olan helibacter pylori virüsüdür. Gelişmiş ülkelerde kanser vakalarının %8’i kronik enfeksiyon sebepliyken gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 25’tir.

Kanserin sebebini genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler ve hormon

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Kanserin sebebi üzerine ilk zamanlarda yapılan çalışmalar nispeten tahminidir. Doll ve Peto (1981)’ a göre kanserden kaynaklanan ölümlerin %2’si çevre kirliliğinden kaynaklanırken % 4’ü mesleki faktörlere dayanmaktadır. Doll ve Peto’nun hazırladığı tabloya göre; kanser ölüm oranlarının %30’u tütün, 35′ beslenme alışkanlığına bağlıdır. Diğer faktörler alkol, beslenme aktiviteleri, üreme ve cinsel davranışlar, endüstriyel ürünler, tıbbi malzemeler ve ilaçlar, geo-fiziksel faktörler ve enfeksiyonlar.(1)

1996’da Harvard merkezli bir çalışmada Doll’un tahminleri güncellenmiştir. Tütün kullanımı, diet, hareketsilik ve aşırı güneşe maruz kalma kanser için asıl risk faktörlerini oluştururken kansere sebep olan 36 ‘çevresel kanserojen madde’ tespit edilmiştir. Doll’un çalışmasında bu sayı 16 idi.

National Cancer Institute’ e göre kanserlerin üçte ikisini sigara tüketimi, aşırı alkol tüketimi, fakir diet, fiziksel aktivitesizlik ve aşırı kilolu olma gibi yaşam tarzı ile alakalı çevresel faktörler oluşturmaktadır.(2)

Netice itibariyle kanserin sebepleri kesin olarak bilinmemekle birlikte genel olarak aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

Tütün kullanımı

Alkol kullanımı

Çevre kirliliği

Tıbbi ilaçlar

Radyasyon

Kronik enfeksiyonlar

Genetik zayıflık

Radyoaktif faktörler

Sağlıksız beslenme

Mesleki korunmasızlıklar

Dünyadaki bütün kanser vakaları içinde%12’lik oranla en yaygın olanı akciğer kanseridir. Dünyadaki Kanser türlerini oranlarına göre sınıflandıracak olursak:

Akciğer, Göğüs, Bağırsak, Mide, Karaciğer, Prostat, Rahim, Boğaz, Mesane, NHL, Leukemia, Oral cavity, Pankreas, Böbrek, Yumurtalık, Uretus, Beyin ve CNS, Melonoma, Gırtlak, Tiroid bezi ve diğerleri

Kanserin sebepleri tam olarak bilinmediği için hastalığın mekansal dağılımını bilmek hastalığı oluşturan faktörleri anlamada ve hastalıkla mücadele etmede faydalı olacaktır.

Dünyadaki bütün toplumlarda kanser vakası görülmesine karşın bölgesel farklılıklar da görülmektedir. Sigara kullanımı ve batı yaşama tarzının egemen olduğu sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerde kanserli hasta sayısı daha fazladır.

Dünya üzerindeki kanser türlerinin dağılımı üzerine dünyanın değişik bölgelerini göz önünde yapılan bir çalışmada kanser vakalarının büyük bir çoğunluğu gelişmiş ülkelerde görülür. Karşılaştırma için seçilen dünya kanserinin %60′ ının görüldüğü yerlerdir.

Buna göre bütün kanserlerin indis oranları,1993-1997 (3)

Erkeklerde

1. ABD-363.2

2. Avustralya-359.0

3. Kanada-330.2

4. Çek Cumhuriyeti-326.9

5. Danimarka-277.0

6. Çin, Hong Kong-276.9

7. Japan-272.4

8. İngiltere-266.6

9. Polonya-259.4

10. İsveç-243.7

11. Singapur-227.7

12. Kolombiya-192.2

13. Hindistan-114.8

Kadınlarda:

1. ABD-279.1

2. Danimarka-272.1

3. Avustralya-259.5

4. Kanada-258.7

5. İsveç-235.3

6. Çek Cumhuriyeti-234.7

7. İngiltere-226.0

8. Polonya-211.9

9. Kolombiya-199.2

10. Çin-196.3

11. Singapur-185.1

12. Japonya-154.6

13. Hindistan-121.6

Kanserin bölgesel dağılışı üzerine yapılan çalışmalar, kanserin sebeplerini anlamak için bize ışık tutacağından spesik çalışmalar önemlidir. Örneğin Keşmir Vadisinde kanserin dağılışının incelendiği bir araştırmada erkekler arasında 7 tip kanser yaygındır: Boğaz, karaciğer, mide, deri, üst solunum yolları ve idrar yolları Kadınlarda ise; boğaz, göğüs, rahim ağzı, mide, deri, kolon / rektum, karaciğer kanserleri. Boğaz kanseri, vadideki bütün kanser tipleri arasında % 42.9′ luk oranla hem erkeklerde hem de kadınlarda en çok görülen kanser çeşididir. Sonuç olarak, boğaz kanserinin diğer kanserlere baskın olması sıcak tuzlu çayın içilmesine atfolunur.’ (4) ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde kanser bütün ölümlerin yaklaşık % 25’ini oluşturmaktadır. Aşağıdaki tabloda ABD’deki kanser vakalarının dağılımı gösterilmektedir:

Erkeklerde-En Yaygın Kanser Türleri:

Prostat kanseri (%33)

Akciğer kanseri (%13)

Kolorektal kanser (%10)

Mesane kanseri ( %7)

Cilt kanseri (%5)

Kadınlarda- En Yaygın Kanser Türleri:

Göğüs Kanseri (%32)

Karaciğer kanseri (%12)

Kolorektal kanser ( % 11)

Endometrial Kanser (%6)

Non-Hodgkin’s lymphoma (%4)

TÜRKİYE’DE KANSERİN DAĞILIŞI

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 1999 yılında 8879, 2000 yılında 8613, 2001 yılında 9054, 2002 yılında 10971, 2003 yılında 12772 kanserli hasta tespit edildi.2003 yılında bildirimi yapılan kanser vakalarının yaş ve cinsiyete göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

Sağlık Bakanlığı’nın 1998 yılı verilerine göre;

Türkiye’de kadınlarda en çok görülen kanser türleri;Meme(%23.7),Mide(%6.25),Yumurtalık(%3.85), Deri(%6.21), Kolon(%4.40), Akciğer(%4.90), Serviks(%3.85), Beyin(%4.44), Kemik İliği(%4.60), Rectum(%3.52) ve Diğerleri(%32.93).

Erkeklerde en çok görülen kanser türleri ise; Akciğer(%32.29), Mide(%7.16), Mesane(%6.49), Larenks(%5.53), Deri(%5.05), Prostat(%4.17), Kemik iliği(%4.00), Kolon(%3.56), Beyin(%3.50), Lenf düğümü(%2.84) ve diğerleri(%25.41)

Kanser vakalarının bölgelere göre dağılımına baktığımızda Türkiye’deki kanser hastalarının büyük bir kısmının Marmara Bölgesi’nde görülmesi normaldir. Zira Marmara Bölgesi Türkiye’nin en fazla nüfus ve nüfus yoğunluğuna sahip bir bölgesidir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’nün bir yerleşim yerinde 100 bin nüfus içinde 300’e kadar kanser vakasını normal olarak nitelendirdiğini gözönünde bulundurur isek bölgelerin genel değerlendirmesinin yanında küçük ölçekli alan çalışmaları daha aydınlatıcı olacaktır.

Sağlık bakanlığı’nın 1999 yılı Kanser vakalalarının bölgesel dağılımına bakacak olursak;

Marmara Bölgesi:7.878

İç Anadolu Bölgesi: 4.880

Ege Bölgesi: 3.418

Akdeniz Bölgesi:3.423

Karadeniz Bölgesi:2.747

Doğu Anadolu Bölgesi:2.302

Güneydoğu Anadolu Bölgesi:1.249

Adresi bilinmeyenler:45

TOPLAM: 25.942

İl bazında baktığımız zaman Türkiye’de kanser vakaları sırasıyla sırasıyla İstanbul,Ankara,Antalya, Bursa, İzmir’de görülürken; Düzce, Kilis, Gümüşhane, Tunceli, Siirtte görülür.(5)

Türkiye’de kanser hakkında en dikkat çekici tartışmalar Ukrayna’daki nükleer santral faciasından sonra ortaya çıkmaya başladı desek yeridir. Kanserli hastalar hakkında geçmiş yıllara ait yeterli veri olmadığı için bütün ülkede sağlıklı bir şekilde veri toplanması için dikkatler çekilmektedir. Çernobil’den en çok etkilendiği varsayılan Karadeniz Bölgesi’nde kanser vakalarındaki muhtemel artış bölge halkı tarafından nükleer santral faciasına bağlanmaktadır. Bu konu hakkında yeterli araştırmalar yapılmadığı için konu hakkında spekülatif yorumlar yapılagelmiştir. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu tarafından Sağlık İl Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Kayıt Merkezi’nin 2004-2005 yıllarına ait verilerine göre 678’i erkek, 462’si kadın olmak üzere 1160 kanserli hastaların bilgilerini gözönünde bulundurularak bir kanser yoğunluk haritası oluşturuldu. Araştırmaya göre Trabzon geneline bakıldığında il bazında herhangi bir sıkıntı yoktur. Çalışmanın sonuçlarına göre, Trabzon genelinde kanserin riskli bir hastalık olmadığı, ancak bazı köylerde kanser sayısının sınır değerinin üzerinde olduğu gözlenmiştir.Yomralıoğlu, bu tür haritalarda kanser vakalarının coğrafyayla ilişkisinin de gözlenebileceğine dikkati çekmiştir:”Örneğin deri kanseri olan insanların daha çok güney yamaçlara bakan kısımlarda yaşar, İl genelinde kanser vakalarına vadi ve kıyı şeridi boyunca daha çok rastlanır. Prostat kanseri ise 700 metreden yukarı alanlar içinde daha çok görülüyor. Diğer bir husus ise yine bu vakaların arazi kullanımı ve bitki örtüsü ile ilişkisini araştırmaya yöneliktir. Vakaların yaklaşık yüzde 30’luk kısmı yerleşim ve tarım alanı dışında kalan alanlarda yaşıyor.Araştırmada Trabzon’da görülen kanser türleri de ifade edilmektedir: ‘Yüzde 20 ile akciğer, yüzde 12 ile deri, yüzde 10 ile mide ve meme, yüzde 7 ile mesane kanseri gelir.Yomralıoğlu, kanser vakalarının yoğunlaştığı bölgelerde çevresel koşulların irdelenmesi gerektiğini ve sağlık kuruluşlarının bu tür vakaların verilerini tutmada daha dikkatli davranılması gerektiği ifade eder.

Sonuç

Kanser sebebi tam olarak bilinemediği için hastalığın mekansal dağılımını inceleyen araştırmalar kanserin sebeplerini anlamamız için bizlere faydalı olacaktır.Kanser ile mücadelede hastalık hakkında veri tabanı oluşturulması çok önemlidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kanserli hastalar hakkında hastanın yaşam alanı, sosyo-ekonomik durumu, kültürel yapısı gibi konuşar hakkında kapsamlı verilerin toplanması hastalıkdaki gelişmeleri takibedebilmek için önemlidir. Ayrıca her bölgede kanser merkezleri açılarak hastalığın mekan ile ilişkisi irdelenmelidir.

Kaynakça:

  1. Doll R.Epidemiological evdence of the effects of behavior and the environment on the rsik of cancer.Recent Results in Cancer Research.1998;154:3-21
  2. National Cancer Institute. Cancer and the environment: What you need to know, what you can do :U.S. Deparrment of Health and Human Services, 2004. Accessed at http://www.nci.nih.gov/newscenner/benchmarks-vol4-issue
  3. İndis Oranı:100.000 kişi içinde bütün kanser olanların sayısı.Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 300’ün üzerindeki indis görülene yerlerde tehlikeli durum sözkonusudur.
  4. Epidemiological trend in the distribution of cancer in Kashmir Valley’ 1993, The journal of Epidemiology and Community Healty Vol.47-290-292 G.M Dhar, G.N. Shah, B.Naheed
  5. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı. 1999. http://www.saglik.gov.tr/sb/default.asp?sayfa=ozelistatistik&id=116&kelime=&page=

Trafik

Unutmuşum. İstanbul trafik sıkışıklığı demek aynı zamanda. Ümraniye’den 14 BK’ya bindim Kadıköy’e gideceğim. Daha Göztepe Köprüsü’ne bile varamadım, trafik resmen durduğu için geç kalacağım büyük ihtimalle. Oysa o kadar da erken çıktım. Büyük laflar etmeye gerek yok. İstanbul’da gündelik hayat beklemek, bir yere yetişmeye çalışmak ve yine beklemek ile geçer. Yol kenarındaki parkta orta yaş üstü insanlar sabah sporunu yapıyorlar. Küçüçük parkta bir kaç spor aleti ve buraya nereden geldim diye bakınan tek tük ağaç arasında spor ne kadar mümkünse artık. İstanbul denen beton denizi içinde akmaya çalışan trafik şüphesiz insanları gergin yapıyor. Üstüne üstlük burası finans merkezi olsun diye bir sürü gökdelen de arzı endam ediyor şehrin bu bölgesinde. Şu an trafik durduğu için insanlar inip yürümeyi tercih ediyorlar. Demek ki inecekleri yer yakın. Kadıköy çok çok uzaklarda ve hala araçlar milim milim ilerliyor. Sabah güneşi eğer otobüste isen kirlidir. Evden çıkarken ne kadar dinç ve rahat olursan ol, İstanbul’da otobüs içinde isen bütün her şey gerginliğe dönüşür. Sonra bir an İstanbul’un bu haline üzülürsün. Çok değil kısa bir süre sonra asıl kendine acırsın. Ne kadar çabalasan da, ne kadar didinsen de İstanbul canavarı insanı ezer geçer. Sonra dersin ki mekanı insan inşa eder. Suçlu ararsın. Suçlu yoktur ya da soyut bir suçtur bu her dönemin iştirak ettiği. Az biraz ilerlese araba mutlu olursun. Kimseyi aramazsın geç kalıyorum diye. Çünkü İstanbul’da kimse bir yere zamanında gitmez. Hatta bazen geç kalıyorum diye panik içinde koşturduğun bir yere belirlenen zamandan geçte varsan erken gitmiş olursun. Çünkü buluşacağın kişi hala yoldadır. İstanbul’u çoğu zaman bu sıkışıklık ve koşturmaca hali inşa eder. İstanbul der geçersin ve yine de varacağını yere varırsın.