Küçük Bir Keşif

Proust büyük bir adam diyeceğim ama o zaten büyük bir adam. Geçmiş, şimdi ve hatta gelecek arasındaki bağ; daha da genel söylersem zaman denilen şey nedir, anlayabilene aşk olsun. Gerçi anlatacağım şey o kadar kapsamlı ve derin değil. O yüzden küçük bir keşif dedim. Bence güzel.

Klasik müziğe dair bilgim fazla değildir. Sevdiğim eserler de azdır. Bedrich Smetana’yı Ekrem Abi’den duymuştum. Ondan çok isim duydum ama nedense Smetana’nın Ma Vlast (vatanım) adlı senfonisinin, özellikle, Vltava (Prag şehrinin ortasından geçen Bohemya’nın en önemli nehri) bölümünü daha çok sevdim. O kadar çok sevdim ki kulaklığımı takıp dinlemişliğim çoktur. Hatta Vltava Nehri’nin kenarında yürürken daha çok dinledim . Fakat bu eseri ilk dinlediğim zaman “ben bunu biliyorum, hem de çok iyi biliyorum” diye düşünmüştüm. Yani bu senfoniye hiçte yabancı değildim. Nerden bildiğimi bir türlü bulamıyordum ama.

Dün yine Ekrem Abi’den öğrendim ve çok mutlu oldum. Meğer Smetana’nın bu senfonisi üstad Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü”denki şiirin arkasında fon. Bu şiiri üniversite yıllarında walkmanim ile çok dinlemiştim. Çoğu bölümünü ezbere bildiğim bu şiiri sonraları üstadın sesinden hiç dinlemedim. İçimde hep olduğu için her halde.

Dün Sirkeci’den Üsküdar’a giderken kulaklığımı taktım ve şiiri tekrar dinledim. Güzel oldu. Daha da güzel olan şiiri dinlerken mütemadiyen gülümsememdi ve sanırım şair haklı: “İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya…” . Yani akıp duruyoruz nehirler gibi.

Benim için Sakarya ve Vltava bir başka ikili oldu artık. Güzel. Bu arada vatan fikri her zaman müthiş.

“Uzun Çarşının Uluları” Hakkında

Mithat Enç ismini üniversite yıllarında duymuştum. Her hafta arkadaşlarla buluşup çeşitli konularda sunumlar yapardık. Eğlenceli ve öğreticiydi benim için. “Türkiye’de Üstün Zekalılar” üzerine bir sunum hazırladığım esnada tanıdım Mithat Enç’i. İyiki tanımışım. Enç’in bizzat kendi hayat hikayesi müthiş. Eğitime, daha spesifik olarak özel eğitime katkıları büyük. Kendisi kör olduğu için ülkemizde körlerin eğitimi ile ilgili ilk çabalardan biri ona ait.

Şu an okuduğum kitabı ise, Uzun Çarşının Uluları adlı kitabı. 20. yüzyıl başı Antep’inde bir çarşıdaki insan portreleri var kitapta. Bu insan hikayelerini illa bir kelimeye indirgeyin dense “büyüleyici” derim ben. Evet gerçekten okurken insanı saran sarmalayan bir yanı var. İtiraf edeyim, hafiften gülümsediğim ve duygulandığım çok oldu.

Döneme ait meslekler, mekanlar, insanlar öyle güzel tasvir edilmiş ki bu yanıyla tarihi değeri olan bir eser.

Hikayeler içinde toplumsal değişimin izlerini sürmekte mümkün. Misal Bilader Ağa başlıklı bölümde otomobilin çıkışı, kılık kıyafet inkılabı gibi olguların o dönemdeki insanları ve mekanı nasıl etkilediğini görmek mümkün. Açıkçası, daha güzel olan Enç bu değişimi hayatın içinden anlatıyor. Mesaj vermek gibi kaygısı hiç yok. Alabildiğine rahat. Olaylara, gerçekten, kahramanların gözünden bakıyor gibi. Bir nevi çarşının soytarısı olan Bilader Ağa için şu sözleri ise, hayatta sanki herkesin ve her şeyin dönemi vardır önermesinin ispatı: “Devrini doldurduğu halde yaşamı sürdürmek zorunda kalmak dayanılacak soytarılıklardan değildi“. İnce bir dram. Berber Hüseyin ise bu durumu ” Herşey vaktinde gerek oğlum” diyerek anlatır.

Bu kitabı okurken aklım çocukluk yıllarıma gitti. Köprübaşı’ndaki bakırcı dükkanlarından yükselen sesler, o an elbette pek ilgimi çekmezdi ama sonraları, bakırcılık mesleği kaybolunca ve dükkanların yerine tek tek daha yüksek binalar inşa edince sessiz sedasız giden şeyler olduğunu anlıyor insan. Keşke bunları birileri yazsaymış.

Değişim kaçınılmaz ve hatta küreselleşme çağında eskiye dair nesneler, meslekler, mekanlar biçim ve içerik değiştirirken, mekanın o an ki fotoğrafını çekmek ve hikayeler devşirmek oldukça önemli. Şu aralar hor görülse de “tasviri yöntem” ve “monografya çalışmaları” hala ciddiye alınması gereken bir şey. Şüphesiz, bu yöntemler daha küçük mekan birimini ele alıp içine sözlü tarih boyutuda katılırsa güzel olur. Örneğin, genelde “tüketim mekanı” ve ona dair terminoloji ile ele alınan AVM aslında hayatın aktığı bir yerdir. Sabah mahmur gözlerle kepenk açan tezgahtar kız, gece kamyondan mal boşaltıp mağazaya taşıyan adamın hem AVM içinde hem de dışında bir hayatı ve dolayısıyla bir hikayesi var. Acaba yüz yıl sonra AVM’ler hakkında ne diyecek insanlar!..

Fragman Denemeleri

I

Şiir, öyle ya da böyle, dokunur hayatımızın bir yerlerine. Bir de şu var; şiir dediğimiz şeyin ne kadarı kafamızı kuma gömme halleridir ya da artık biteviye sıkıcı hale gelmiş bunalım halleridir. Sennet’in ısrarla altını çizdiği gibi, narsizmin dibini bulduğumuz bu çağda şiir sadece malzeme mi oluyor acaba. Ama yine de kendimizi anla(t)maktan başka yolumuz yok gibi. İşte öyle bir çaba içindeyken, bazen öylece kalakalır insan. Yakınlarda uzağı; uzaklarda yakını yaşar. Ve şair; “Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır” derken biz biraz da olsa halimizi anlamlandırır ve bir yerlere koyarız. Sonra şair şiirini şöyle bitirir:

Ve şimdi bir çok sayfasını atlayarak
bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim

(İsmet Özel, Kanla Kirlenmiş Evrak, 1972)

Evet, öyle oluyor.

II

Ahmet Hamdi Tanpınar, “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insan” demiş. Ne güzel söylemiş. Anlamaya ve kıyısından kenarından anlatmaya çalıştığım şeyi bir cümlede özetlemiş üstad.

III

Yürüyüşe övgü düzmüş, atlara hayranlık beslemiş, trenlere türkü yakmışız ama sanki ondan sonra hızımız öyle artmış ki vaktimiz kalmamış gibi. Otobüsler, metrolar ve uçaklar nasibini almamış sözlerimizden.

IV

Bir memleketimin dereleri ve boğaziçi, bir de Vltava Nehri içimde gürül gürül akar. Thames ruhumu bulandırır. Kıyısında suyuna dokunsam da yine masaldır Tuna. Denize kavuşunca hayal kırıklığına uğramış gibidir Kızılırmak. Yanıbaşındaki Yeşilırmak, sel olup dile düşse de, mevzudan haberi yok gibidir. Tutkudur Neretva. Anlamasam da şiirdir Sen Nehri. Bir de beni çağıran nehirler vardır. Öyle inanırım. Gelmeme az kaldı, sevgili Neva Nehri.

V

Taşra insanın içinde başlar.

VI

Çağın çocuğu olmak ile çağa ayak uydurmak, iki farklı dünyanın her yere sinmiş ve her yerde görünen halleridir. Doğulu olmak, birazda, “geç kalmak” demektir. Nefes alırken bile acaba yetişirmiyim diye yaşamın ahengini bozmaktır. Çağa ayak uyduranlar ile çağın çocuklarının kaçışları da farklıdır. Çağın içinde olanların kaçışı mekansaldır ve çeşit çeşit. Bizim gibi toplumların ise, genelde, tek bir kaçışı vardır; o da zamansaldır. O yüzden doğunun tüm çocukları, az ya da çok, devrime inanır. Sanırım, bizim bitmeyen trajedimiz de burdadır

VII

Garip bir huyu olabilir insanın. Benimkisi; senenin kelimesi seçme gibi bir huyum var. Şimdilik seronomisi falan yok bu işin. Aslında, kendi çapımda eli ayağı düzgün, sadece yakın çevremin katıldığı bir tören yapsam fena olmaz hani. Şüphesiz yıl boyu bir sürü kelime hayatımıza girer. Kimi öylece kalır kimisi ise görünür ve kaybolur. Bütün bu çokluk içinde bir kaç kelime öylece zihinde ve gönülde yer edinit ve zamanla kendi bağımsızlığını ilan eder. Misal geçen senenin kelimesi “heves” idi. Bilmiyorum ama bu kelime çok ama çok sevimli gelir bana. Geçen sene daha bir sevimli idi. Bir de kent kelimesi girmişti hayatıma. Yerli yersiz kent demeye başlamıştım. Bu oyunun tek kuralı vardır. Öyle bir kelime olacak ki, yer edinecek o kelime. Nefes alıp verecek. Bu sene daha şimdiden yer edinmiş iki kelime var: Biri, “Meneviş”, diğeri bende saklı.

Bir Arazi Çalışması Ardından

Ahmet Haşim, “geçici şair” der seyyahlar için ve gezi yazıları ile şiiri akraba sayar. Şüphesiz bu yazı bir gezi yazısı değil. Bir de şu var; gezilen yerleri ayrıntılı bir şekilde yazmak ya da o an kaleme almak sanki gereksiz fazlalık gibi geliyor bana. Gürültülü bir kalabalığın içinde konuşmak nasıl mümkün değilse her yerin turistik olduğu günümüzde yerler hakkında bilgi vermek beyhude bir yük.

Bir arazi çalışmamız oldu. Güzel ve eğlenceli idi. Bursa Cumalıkızık’tan başlayıp Denizli Pamukkale’de biten dört günlük bir gezi. Bir sürü yere uğradık ama onlardan bahsedecek değilim. Arazi çalışmasında öne çıkan mekan pratiklerinden bahsedeceğim; Rehberlik, öğretme, eğlenc gibi pratikler bir arazi çalışmasında birbirine girmiş şekildedir ve her an biri öne çıksa da hepsi yanyana ilerler. Ancak ben iki duruma dikkat çekeceğim;

1- Öğretme ve öğrenme arasında bir yerlerde, öylece, etrafı gezinirken, nedense öğrencilere bir şey anlatınca işin büyüsü kaçıyormuş gibi geliyor bana. Oysa bir yerde oturup, etrafı içinde hissetmeyi seven biri olarak kalabalık bir grup ile gezmek bana göre değil. İşin içine görülen yerleri anlatmak girince, bir anda çevre nesneleşiyor ve bir mesafe giriyor araya. Zaten çoğu yerin turistik olması, gezilen yerleri ziyadesiyle tüketilen bir eşya haline getiriyorken, buna ilave olarak, öğretme kaygısı ilk kez görülen yer ile bağ kurmayı zorlaştırıyor. Bütün bunlara rağmen, birkaç öğrenciyle Hierapolis Antik Şehri’ndeki amfitiyatro’ya çıktığımızda, bir köşede oturup, mekanı, o an esen rüzgar eşliğinde hissetmek diye bir şey var. Çok kısa da olsa, zaman o an durdu gibi. İşin güzel tarafı, öğrenciler de o an benzer durumdaydı. Bir büyülenme hali. Grubun çoğu aşağıda kaldığı için sayıca azdık. Gezi boyunca sürekli fotoğraf çekilirken o an orda,kısacık bir an da olsa kimsenin aklına fotoğraf çekmek gelmedi. Eğer gezilen yer ile hemhal olmak diye bir şey varsa, benim için bu durum amfitiyatroda oldu. Her şeye rağmen kalabalıklar içinde bile bir an zaman ve mekan ötesine akabiliyor insan.

2. Her bakan görmez derler ya hani, bir de yeni bir olgu olarak, görünmek diye bir şey var. Bu iyi mi kötü mü bilmem ama eskinin iç ve dış ayrımı açıklamıyor hiç bir şeyi. Görünme kaygısı yüzeysel deyip hüküm verebiliriz ama o kadar basit değil. Kendi adıma konuşursam, gezdiğim çoğu yere dair fotoğrafım yok. Ve sanırım kimsenin bilmemesi fikri, hala, hoşuma gidiyor. Çünkü özel olanın özelde kalması her şeye rağmen güzel. Arazi çalışması dönüşünde çoğu öğrencinin, “ne kadar da çok eğlenmişsiniz” ifadesi, benzer durumlarda duyulan bir şey. Eskiden farklı olarak, eylemler anlık paylaşılıyor. Hikayeler anlık akıyor ve onlar eş zamanlı olarak görünüyor. Yanımızda olmayanlar da yanımızda. Bir anlıkta olsa görüyor ve görünüyoruz. Yanyanayız. Gerçekten öyle mi acaba. Gezi sadece bu kadar mı? Malum, görsellik ve anlık olan çağın revaçta olan şeyleri. Yine de sel gider kum kalır misali, bütün bu bolca görsellikten ve anlık paylaşımlardan geriye bir şeyler kalsın ister insan. O yüzden, bir gezinin sonunda, söz uçar yazı kalır lafını uyarlayıp görüntü uçar ve geriye yine de yazı kalır diyebiliriz. Kısaca, bence her yeri görüntünün sarması bizi yanıltmasın, insan yine “metin” arıyor. İyi bir metin. Misal, amfitiyatroda yaşadığım anı, kısacık anı, anlatmaya kelimeler kifayetsizken, o an çekilen bir selfie ne anlatabilir ki!..Kim bilir ikisi de sonsuz hallerimizin farklı ve içiçe geçmiş yansımalarıdır.

Kanola Bahçeleri

Bafra’ya gitmiş bir arkadaşın Instagram’da fotoğrafını görünce yazma isteği oldu. Sapsarı kanola bahçesinin içinden çekilmiş fotoğraf o kadar güzeldi ki açıkçası birkaç gün önce Trakya gezimde aynı güzel manzara beni de büyülemişti.

Görkemli bir görsel şölen, Nisan ayında ruh okşar. Kanola ismini Kanada’da yetiştiği yerden almış. Balkan göçmenleri getirmiş ülkemize ilk. Yağ bitkisi ve dizelde de kullanılıyor. Ülkemizde en çok Adana’da yetişiyor. Daha fazla bilgiden zarar gelmez: “Mehmet Tıraş, Türkiye’de Konala Tarımı”.

Şaka Yapana Sorulacak Bir Soru; “Sen Şaka mısın?”

Kamera şakaları gerçekten ilginç bir şey ve çok şey söyler bizlere. Şaka eskiden de vardı ama kamera işin içine girince fark ne oluyor ki acaba. Şaka yapılan kişi olayın farkında değil, hiç bir bilgisi yok olan bitenden. Şaka yapan ise bir kurguyu oynuyor. Ne kadar gerçek gibi görünürse o kadar iyi olur şaka. Bu yanıyla bir oyun ve eğlence. Ancak ne olursa olsun, şaka bir yanıyla dengesiz bir ilişki. Şaka yapılan kişinin duygu ve düşüncelerinin yok sayıldığı ve hatta manipüle edildiği bir durum. Özel alanın manipüle edilmesi ve oyun arasında ince çizgi aşılırsa dengesizliğin ilk sonucu; eşek şakası. Şaka hayatımızda var. Kamera şakası ise yine hayatımızda. Debord’un Gösteri Toplumu çoğu şeyi açıklıyor gibi. İşin temaşa boyutu var şüphesiz. Zira televizyonlarda izlerdim. Dönem dönem müstakil programlar izlerdim. Şimdi ise yeni bir olgu var; YouTube’u kullanıp şaka yapanlar. Şakacı youtuberlar yani. Bir tanesi ilgimi çekti. The Post isimli bir kanal. Epey bir takipçisi var. Şakalar aslında güzel. Şakayı yapan Emirhan adında kişi ise kibar ve ölçülü. Can sıkıntısından mıdır nedir izlerken bir şaka beni ziyadesiyle etkiledi. Kısaca şöyle gelişti şaka:

Şakacı bir kafede yalnız başına oturan kızın yanına geliyor. Bu esnada telefonla konuşuyorken kız da bir şeyler yiyor. Delikanlı telefonda adres anlatıyor birine. Kıza, telefondaki kişiye metroya nasıl gideceğini tarif etmesini rica ediyor kızdan. Kız tereddüt ediyor, bu esnada telefondaki kişinin delikanlının babası olduğunu öğreniyoruz. Hala babasına adres tarih için uğraşırken telefonu kıza uzatıyor. Kız bu sefer telefonu alıyor ve konuşmaya başlıyor ama telefondan ses gelmeyince, kapandı diye delikanlıya geri veriyor telefonu. Tekrar arıyor delikanlı ve yine veriyor kıza. Ses yine gelmeyince kız yine kapandı diye telefonu veriyor. Tabi kız şaşkın. Telefonu geri alan delikanlı, işte tam o an güzel oynar ve kıza, “Babam gelmeyecek, yok babam” der ve ” babam terketti, gelmedi, ben hep buraya gelirim” deyince kız üzülür ve üzüntü yoğunlaşır. Delikanlı öyle hisli oynar ki kalkışı bile hüzün vericidir. Kız mahvolmuştur artık. Gözleri nemlenir. Karşısında, kendisini terketmiş bir babayı aramak için sık sık aynı yere giden, bunu yaparken durumununda farkında olan üzgün bir delikanlı vardır. Kız gerçekten üzülmüştür.

Delikanlı sonra geri gelir ve kıza şaka yaptığını söyler. Kız şaşkındır. Şaka kelimesini duyar duymaz ilk söylediği söz; “Yani, babanız var değil mi”dir. Şaşkınlık, üzüntü ve sevinç içiçedir.

Açıkçası şakacı da kızın çok üzülmesine üzülmüştür. Yani şaka az da olsa eşek şakası halini almıştır.

Açıkçası ben çok etkilendim. Kızın vicdanı ve göz yaşları etkiledi beni. Bir diğer husus ise, bütün bunların yalan olması. Yani şakacı bir nevi birinin en mahrem halini tarumar ediyor. Manipüle ediyor. Hayat şaka gibidir derken acaba hep biz bu yalana mı gönderme yapıyoruz diye son cümlemi söyleyeyim.

Watergarden

Foto-1: Watergarden İstanbul,

Paradoks olacak belki ama Bauman’ın “Akışkan Modernite”sindeki Mekan bölümünü okuyordum. Bir AVM’de. Sait ile Kadıköy’e gitmeye karar vermiştik ama yolda kararımızı değiştirdik. Yakınlarda bir yerlerde olan bir arkadaşa bir şey vermemiz gerekiyordu. O yüzden yol üzerinde, Ataşehir’de, Bulvar 216’daki Starbucks’a gittik. Çokta beğendiğim söylenmez. Sigara ve kahve güzeldi ama hava soğuktu. Sait emaneti teslim etmek için arkadaşın yanına gidince bende, o gelinceye kadar kitaba daldım. Alışveriş merkezleri ile ilgili bir şey okunacaksa yerinde okunmalı diye ironi yapmak içimi ısıtır mı bilmem ama Bauman’ın güzel şeyler söylediği kesin. Yabancı ya da öteki olana karşı iki tür muamele olduğunu söyler Bauman, aynen vücudumuzun yabancı bir şeyle olan durumunda olduğu gibi. Ya kusarız onu ya da absorbe ederiz. Eskinin kamusal alanı yabancı kişilerin bir araya gelip iletişim kurmasını ifade ederken günümüzde kamusal alan o özelliğini kaybetmiştir. Habermas’a göre özel alan kamusalı çoktan ele geçirmiştir. Bauman’a göre ise özel alanın kamusalı işgalinden ziyade mahiyet değişimi söz konusu. Mesele bu değil gerçi ama tüketim mekanlarında neden boy gösteriyoruz sorusu önemli. İnsanı tüketim tapınağının edilgen bir varlığı görmek açıklamıyor çoğu şeyi. Bauman niye tüketim mekanlarına gittiğimizi en iyi analiz eden düşünürlerden biri. Bunun üzerine düşünüyorum uzun süredir. Daha doğrusu okumalar yapıyorum. Sait dönünce biraz daha oturduk.

Sonra yola çıktık ve eve dönerken başka bir AVM’ye gittik: Watergarden İstanbul. Yeni açılmış. En azından ben ilk kez geliyorum. Görmek için girdik ama bir şeyler yedik ve içtik. Burası hakkında bir şeyler söylesem iyi olur.

İlk olarak Ataşehir deyince aklıma elit bir yer geliyor. Elitlik tartışılması gereken bir şey. Kime ve neye göre elit. Burda kastettiğim bu bölgenin İstanbullulara göre algısı. Finans merkezi olması planlanan bu bölge, bana göre, Türk usulü gecekondulaşmanın gökdelen versiyonu. Her yere plansız programsız yüksek binalar koyulmuş gibi. Zorlama bir kelime uydurursam “gökdelenkondu” bunlar. Son on yılda hızlıca artan bir olgu. Ama yaşam tarzı olarak Ataşehir, Anadolu Yakası’nın Nişantaşıdır diye yeni oluşan bir söylem var.

Foto 2- Watergarden İstanbul

İşte böyle yeni oluşan bir yerde devasa AVM’lerin olması da normal. Zira İstanbul’da boş bir yer ya AVM olur ya da AVM olur. Şimdi gezdiğimiz Watergarden Halk Bankası’na ait gökdelenin yanında. Merkezinde bir havuz var. Havuzda belli saatlerde ışıklı müzikli gösteriler var. Havuzun kenarına bir platform kurmuşlar ve Havuzbaşı Konserleri oluyormuş o sahnede. İlana göre 23 Nisan’da Demet Akalın konser verecekmiş.

Foto-3: Reklam Panosu

Havuzun etrafında iki-üç katlı binalar yükseliyor. Kafeler, restoranlar vs. Nostalji Sokağı adı altında bir sokakta eski bir Osmanlı Sokağı havası verilmeye çalışılmış bir koridor postmodern mimarinin minik bir örneği.

Yemek için KFC’ye gittik. Avrupa ülkelerinde KFC genelde dar gelirlilerin gittiği bir yer. O yüzden herhangi bir caddede görmek mümkün. Aynen bizde bir köşede ekmek arası satan bir dönerci gibi. Oysa bizde KFC nispeten pahalı. Ya da AVM’deki bir yer bizde otomatikmen görece seçkin olabiliyor. Daha doğrusu simgesel bir anlamı var bunun.

Foto-4: Tepsi üstü kağıdı

Şimdi bir yerde oturdum ve çay içiyorum. Havuzda ışıklı gösteri başladı. Arada ateşler de püskürüyor. Kaderin garip cilvesi ki Orhan Gencabay’ın “Yazıklar Olsun” adlı şarkısının remixi çalıyor. Aklım iki şeye gidiyor. 1-) Bir zamanlar seçkin denilen yerlerde Orhan Gencebay dinlenmezdi. TRT’de de yasaktı. Bu tür müzikler varoşların müziği idi. 2-) Otantik olan nedir, ne değildir. Bilinen bir olgu, kapitalizm ya da daha doğru ifadeyle küresel kapitalizm içine alıp absorbe etmeyi seviyor. Misal tavuklu pilav Türk insanının damak zevkine uygundur. Yemek yerken KFC’nin tepsi üstüne koyulan kağıt dikkatimi çekti. Yerel olanın bir şekilde uyarlanması. Ya da küresel olanı yerele satma mantığı. Coca Cola’nın ramazan reklamları gibi.

AVM’den çıkarken lüks restoranlar dikkatimi çekti. Az önce KFC üzerinden yaptığım analizin eksik olduğu aşikar. Bir AVM içindede yekpare bir tüketim biçimi ve müşteri yok. Burada gezinenler içinde de farklı gelir grubuna hitap eden yerler var. Yani bir yerde gezinirken aynı ruh hali söz konusu gibi ama yine de kim neyi tüketiyor fark yaratan bir durum. Yinede AVM dışındaki farka göre daha az görünür bir fark. AVM’ler anlık çoşku ve eşitlik hissi verdiği için heyecan verici ama yine de uçucu bir durum. Bu konuda ne okursam okuyayım, mutasavvıfların pazardan uzak durun tavsiyesi aklıma gelir. İyi ki gelir…

Eski Edirne Yolu

Eski Edirne Asfaltı

Kim bilir kaç kez kullandım bu yolu. Üstelik İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda (1999), o zamanlar Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı, şimdilerde ise Arnavutköy ilçesi’nin bir mahallesi olan Bolluca’da ilk öğretmenlik yaptığım günler…”Semantik yoğunluk” denilen şey en çok yer isimlerinde geçerli sanırım. Yalnız şöyle bir şey de var: Ben Vezneciler-Arnavutköy otobüslerine bindiğim zaman o güzergah herhangi bir yoldu benim için. Elbette, Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Arnavutköy hattının tarihi Edirne Asfaltı denilen güzergah olduğunu biliyordum bilmesine ama o an o yolda yolculuk yapmak yaşanan zamana ait bir şeydi. Yani bir yere yetişmek, otobüste ayakta gitmek, sıcak ya da soğuk, trafik sıkışıklığı gibi o an yaşanan şeyler yolun geçmişini anlamsız kılar. Daha doğrusu yolculuk esnasında o yol Sultançiftliği yolu, Arnavutköy yolu olur.

Şimdi ise, Sait ile Nurullah’ı ziyaret için Kırklareli’ne gideceğiz ya, niyetlendik, eski yoldan giderken bir kaç köye uğramaya. Şimdiki güzergahın aksine buranın yolları daha eskidir ama karşımıza güzel şeyler çıkacağını umuyorum. Yolculuğun adını da Eski Edirne Asfaltı Yolculuğu koydum. Dedim ya bu yolu çok kullandım ama şimdilerde yaptığım yolculuklara isim veresim geliyor. Acaba semantik yoğunluk gibi, tarihi yoğunlukta var mıdır mekana dair. Şüphesiz vardır. Yıllarca, her mevsimde, kadınlı erkekli, genç yaşlı, her yaştan ve farklı yerlerden insanların geçtiği bir yolun üstüne tarihi ve toplumsal anlamlar sinmiştir, birikmiştir ve sanki orda öylece duruyor gibidir. Müthiş bir anlam ama sessiz ve ıssız. Ne zaman ki bir duygu, bir bakış, bir hatıra dokunur, işte o an cisimleşir ya da açığa çıkar o yoğunluk. Kısaca Eski Edirne Asfaltı denen yer, yarın sabah erkenden yola çıkıldığı zaman yolculuğun nesnesidir. Yani keşfedilmesi gereken meçhul bir muamma. Bence çağımızın “terra incognita“sı işte bir yere ait ismin üstünde biriken tarihsel-toplumsal-bireysel anlam yoğunluklarıdır. Günümüz gezginlerini cezbeden şey, sanırım, iç dünyamıza bu yoğunluktan bir şeyler taşımak. Artık hissetmek yetmiyor, artık görmekte yetmiyor. Şimdilerde, bir yeri görmeye ve hissetmeye ilaveten o yeri kendi içimize taşımak istiyoruz. Kendi bireyselliğimize taşlar, ağaçlar, yerler, mekanlar taşıyoruz. Bu heyecan verici bir şey. Ama bir yanıyla da uçucu ve izolasyona mahkum bir durum. Kendini ve kendinden olanı doğaya ve şehre ve insana yönelten insan ile doğayı ve şehri ve insanı kendine taşıyan insan arasındaki fark…Neyse, yarın erken kalkmak bu kadar laf ebeliğine göre daha gerçek bir durum.Yola Çıkış

Sabah, hafif çiselerken, Ümraniye’den , ironi yaparsak, içimizdeki Avrupalı yaşam tarzına seslenmek için, biraz da gerçek katarsak sabah vakti kahveyi sevdiğimizden yol kenarındaki bir kafeden paket kahve alıp yola çıktık.

Hasdal’a vardığımızda, Sait yolu gösterip sana ilginç bir bilgi vereceğim dedi: “Şu gördüğün yol, Hasdal-Kemerburgaz arası Türkiye’nin tek beton yolu. Türkiye Betoncular .. deneme amaçlı burayı yapmış”. Her yer beton, burası eksik kalmasın diye sosyal mesajımızı da verip bir ihtimal açacak havanın neşesi ile şarkılara bıraktık kendimizi.

Yeni İstanbul Havalimanının yanından geçtikten sonra yol kenarındaki rüzgar gülleri açan hava eşliğinde, şüphesiz, başka güzeldi. Dönen pervaneler, akan yol ve göğün en berrak hali eşliğinde sağda, Durusu barajı manzarası ana yoldan ayrılın artık dedi ve biz de köy yoluna sapıverdik.

Bir metafor olarak göl, hayata dair çok ipucu verir ama bahar günü, bembeyaz bulutlar ve etrafta sarı çiçekler içinde göl kelime olmaktan çıkar ve öylesine gerçek karşıda durur.

Sarı çiçeklerin adının ne olduğuna dair spekülasyon yaptık ama bir bilmediğimiz bir çiçek.

Karaburun Limanı’nın yanında bir kahve vardı. Kahvenin karşısında tekne macunlayan adamın yanında muhabbet edenlere doğru gittik ve dahil olduk sohbete. Bafralı, lakabı Baboş olan bir adam, konuşuyordu. Selam verdik. Gençlerden biri, “Misneli ağ ne zaman serbest olacak” diye sorunca anlamıştım, sorunun kendisi ağa takılıp takılmadığımızı ölçen bir soruydu ve “Anlarız balıktan ama bizim orda öyle bir şey yok” dedim. “Siz nerelisiniz” diye sorunca, “Karadenizliyiz biz” dedik. Siz aslen nerelisiniz diye soracakken, karşıda B Plakalı “Dadaş Kardeşler” yazılı tekneyi göstererek, “Senin mi” diye sorduğumda, “Ta Erzurum’dan gelmiş balıkçılık yapıyor işte” serzenişine, “Ben doğma büyüme buralıyım” gururunu ekledi. Mevzu yerli ve yabancı ayrımına geldiğinden olsa gerek, Baboş “Her yan Suriyeli” diye söze başlayıp araya bol küfür ve kendi hayatından örnekler serpiştirip Suriyeli meselesini kendince ele aldı. Epey konuştu, sonra ben bu misnalı ağ nedir diye sordum. Oltada misna var ya onun ağda olanı da var onun açıklamasını yapan genç adam, şu soruyu ortaya attı: Misnalı ağ ile avlanmak yasak ama satışı niye serbest ki”. Silahta öyle bir şey diye örnek verdi Sait ama adam ikna olmadı. Limanın bir kaç fotoğrafını çekelim derken genç adam “Yazın dolu olur buralar, bu mevsimde siz niye geldiniz ki” diye sorunca Bolluca yıllarında bir türlü gelemedik buraya, akşamcılar çok gelirdi buraya diye söyleyince adam “zaten burata ya rakı ya karı için gelir millet” dedi ve bastı kahkahayı. Dedik biz gezmeye geldik ve kahvaltımızı yapıp gideceğiz.

Limanın hemen karşısında Dostlar Kamping alanında şirin bir lokanta var, oraya gittik. Sahibi Kırım göçmeni. Sait Kırım’ ı bildiği için epey sohbet etti. Kahvaltımızı yapıp tam ayrılırken lokanta sahibi Sami Abi ile hatıra fotoğrafı çekilip vedalışırken öğleden sonra gelseydiniz, menüde Tatar Böreği vardı dedi. Keşke dedik. YouTube’da videosunun olduğunu, TRT’nin çektiğini söylerken benim aklım çoktan börekte kalmıştı.

Yolumuzun üzerinde “Alaiye Şehitliği” tabelası, birazdan tali bir yola girmemize sebep oldu. Navigasyon bizi toprak bir yola yönlendirse Dağyenice Köyü’nde şehitliğe vardığınızda hayal kırıklığına uğradık. Tüm şehitliğin etrafı çevrildiği için giriş yoktu. Anlaşılan düzenleme çalışması vardı. Tam talihsizliğimize yanarken aralanan sac kapıdan üç kişi baktı. Sanırım arabanın sesini duyduklarından olsa gerek. Ricamız üzre şehitliği gezmemize izin verdiler. İyi de oldu. Yeni şehitlik projesinde görevli iki işçi ve bir bekçi ile muhabbet güzeldi ama onları da işlerinden alıkoymamak için vedalaştık. Ne hikmetse herkes teknoloji bir şekilde hayata soktuğu için bekçi tam çıkarken bizlere şehitlik projesinin videosunu izletti.

Şehitlikten çıkıp yola koyulunca yaklaşık yarım saat sonra yol kenarındaki mandalar ve keçiler ve ona eşlik eden üç köpek görülmeye değerdi. Bir keçi mandanın üstüne tünemişti. Gayet hoş ve eğlenceli bu manzara bizi neşelendirdi.

Çoban biraz ilerdeydi. Arabadan inip biraz muhabbet edelim diye düşündük. İyi ki öyle yapmışız. Çobanın adı Ömer’di. Pakistanlı. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş. Çat pat Türkçe iletişim kurabiliyorduk. Fotoğraf ricamızı kırmaması bizi mutlu etti.

Kıyıköy…Güzel bir yer. Sezon henüz açılmamış. Irmak kenarında çay bahçesinde çayımızı içerken fotoğraf çekilmek için buraya gelmiş gelin damatlar gördüm. Bir çift kayığa bindi. Onlar taş köprünün yanına vardıklarında bir adam dikkatimi çekti. Elinde darbuka ziyaretçilere ücret karşılığı bir şeyler çalmak istiyordu. Biraz ilerde, kayıkların yanına gittim. Bir adam ile sohbete başladım. Konyalıymış ve altı senedir Kıyıköydeymiş. Daha sonra gelirsek çadır için sakin ve güzel yerler gösterebileceğini söyleyince telefon numarasını aldım. Kıyıköy’de kamp kurmak içime çoktan yerleşmişti zaten. Kim bilir ne zaman diyerek denize doğru yürüdük.

Deniz dalgalıydı. Ve kumsal denizin kustuğu yosun, çalı, çırpı ile doluydu. Sağda kayalıklar, görece geniş kumul bana Monte Cristo Kontu adlı filmi hatırlattı niyeyse. Her ne olursa olsun deniz bir yolculukta en zirve yerdir ve hele bir de akşam denizin üstüne çöküyorsa orda, o an susmak lazım. Biz de öyle yaptık. Uzun süre denizi seyrettikten sonra yola çıktık ve hiç ara vermeden Kırklareli’ye kadar kim bilir hangi konu ve hangi şarkı eşliğinde yolculuğu tamamladık.

Körlük Üzerine Notlar

“Ne zaman uyansam kör oluyorum”


“Körlük Üzerine Notlar” adlı filmi, “Cultural Geographies”in son sayısında Keating’in (2019) makalesinde gördüğüm zaman epey heyecanlandım. Yazı çok iyiydi ama aklım elbette filmde kaldığı için sonrasında filmi hemen izledim ve iyi ki öyle yapmışım. Kısaca filmin hikayesini anlatacak olursam:

İngiltere’de bir üniversitede ilahiyatçı olan John Hull, 1983 yılında kör olur ve daha sonra körlük ile ilgili kaset çalara ses kaydı alır. Günlük tutar. Daha sonra ise, bu ses kaydını esas alan bir film çıkar ortaya (2016 yılı). Bu arada hemen ilave etmeliyim ki, Hulls’un “Kayaya Dokunmak (Touching the Rock) adlı bir kitabı da var. Sanırım en kısa sürede okurum bu kitabı.

Film etkileyeci ama beni en çok etkileyen Hull’un yağmur yağışı üzerine düşünceleri oldu: (Videosu)

Bu öğlen evin ön kapısına çıktığımda yağmur yağıyordu. Orada birkaç dakika durunca güzelliğin içinde kayboluverdim. Yağmur etrafınızdaki şeyleri açığa çıkarıyor. Etrafı sarmalayan…farklı ve özel seslerden oluşan…bir örtü oluşuyor sanki. İçeride de yağan yağmura eş değer bir şeyler olsa keşke. O zaman tüm oda bir şekle girip boyut kazanır. Her şeyden mahrum kalıp tek başınıza olacağınıza bir şeyle derinden meşgul oluyorsunuz. Karşınızda bir dünya var. Bir dünyaya bağlısınız. Ayaklarınızın altında bir dünya var. Böyle bir deneyim başkalarına neden güzel gelsin ki? Bir şeyleri idrak etmek güzeldir. Bilmek güzeldir.

Yolda Olma Hali

Garip, insanoğlu değişebiliyor. Eskiden bir yerden bir yere gitmek zor geliyorken şimdi hareket etmek, bir yere gitmek bizzat fikir olarak bile hoşuma gidiyor. Şüphesiz bir yerde kalmanın, alışkanlıkların, rutinlerin pratik anlamı vardır. Gündelik hayat bunun üzerinden yürür. Hatta miskinlik ve bir yerde kalıp hiç çıkmamak anlamlı bir durum. O eskiden dediğim dönemde uzaklaşmak fikri beni yorardı. İsterdim ki hep aynı köşesinde konaklayayım dünyanın. Bu öyle ki seyehat ettiğim zamanlarda sıradan olana da yansırdı. Misal bir yere gittiğimde diş fırçasını evde unutmuş isem sanki dünyanın başka yerinde diş fırçası yokmuş gibi gittiğim yerden yenisini satın almak aklıma gelmezdi. Gelse de, saçma bir şekilde, bu mümkün değil diye düşünürdüm. Bunun gibi bir sürü örnek
Nasıl ve ne zaman oldu bilmiyorum ama şimdilerde bütün dünyam “çantam”dan ibaretmiş gibi gelir bana. O an, aniden bir yere gitmek gerekse bile yola çıkarım ve sanki dünyamı yolda kuruyormuş gibi olurum. Evet gerçekten dünyamı yeniden kurarım yolculuk esnasında. Otobüsün camından görüntüler, imgeler, hayaller, beklentiler vb akar gider ve sonra onlar, nasıl olur bilmem, bir bütün olup içime, iç dünyama geri döner. Bence yolculuk insanın iç dünyasının dışımızdaki büyük dünyaya galebe çaldığı nadir anlardan birisidir.

Yine eskiden dışardaki görüntüler bazen ürkütürdü beni. Özellikle gece vakitlerinde bir sürü ışığı yanık ev gördüğümde “şimdi” derdim ve devam ederdim düşünmeye:” milyonlarca farklı dünyalar ne kadar da merak uyandırıcı”. Bilmek isterdim istemesine ama garip bir şekilde bu farklılık beni ürkütürdü. Şimdi ise sanki her evde aynı şeyler yaşanıyormuş gibi gelir bana.

Fakat yine de somut olan bizi tutar. O yüzden olsa gerek havaalanları, otobüs terminalleri, tren garları, benzinlik istasyonları, dinlenme tesisleri, otobüs durakları, metro vb yerler yolda olma halimize bir başka boyut katar. Gelip geçilen, “yer yok (non places)” olarak kabul edilen bu tip yerler, genelde, anlam yüklemediğimiz ve hatta anlamsız yerler olarak kabul edilir. Bir açıdan gerçekten böyledir ama bence o kadar da değil. Çünkü biz öyle ya da böyle anlam arayan, anlam inşa eden varlıklarız. Şu an AŞTİ’de otobüsün hareket saatini bekleyen biri olarak diyebilirim ki “şu AŞTİ’nin dili olsa da konuşsa”.